Dikkat! : İnstagram sayfamızı tâkip etmenizi ricâ ederiz :
@fotografbahsi.
Rana Öztürk, yayıma hazırlayan : Ziya Şefik Atun, 19 Ağustos 2018, FT.B. 213.
Son
günlerde gerçek olan silikleşmeye başladı hayattan.. Bizde can çekişen
gövdemiz gökyüzüne daha yakın olsun istedik sanırım. Evrenselleşip göğe
değen çelimsiz gövdemiz, bir dağın yamacında yolunu arıyor... Bütün gün
boyunca girintili çıkıntılı geçitlerden,sığ sulardan, kaya örtülü
topraktan, düzensiz patikalardan geçtik, terimiz tuzlu... Buharlaşan ter
giysilerimizde beyaz çizgiler bırakıyor,
yükseldikçe
dağda
salyangozun yaldızlı izi gibi
iz bırakıyorduk giysilerimize .. Yolumuzu çok kez
kaybettik ama Esra nın sezgisi sayesinde yolu yeniden bulmayı
başardık...
Kamp yapacağımız alana vardığımızda çoktan karanlık olmuştu... O gece derin bir uykuya daldım... Sabahın ilk ışıklarıyla güneş doğudan doğrularak dağları tepeleri tek tek aydınlattı... Bulunduğumuz yer, deniz seviyesinden oldukça yüksekti ve insanın iliğine kadar işleyen bir soğuk vardı... Gece yaktığımız ateş sönmek üzereydi... Bir yığın odun hala kor halinde olsa da uykuda körüklenmeyen ateş ısıtmıyordu... Ateş ısıtmıyordu içimizi....ya da bazı yaralar uykuyla ısınmıyordu... Göğe bakıyorum, hayır bakamıyorum... Etrafımda kirpik sallanışı hızında büyüyüp küçülen sinekler... Uğultularını duymazlığa geliyorum... Öfleye öfleye açıyorum telefonu, sağa sola salla! Çekiyor mu?...Hı, çekiyor... Artık sabah güneşi yüzümüze vurmadan telefonların ışığı vuruyor yüzüme, yüzümüze.... Göz gezdiriyorum, gözlerim boş boş... Bir film kahramanın yüzünde ya da bir kitabın kapağında, çoğu zaman maskenin ardısıra saklanan insanlar... Çaldıkları yüzü yalnızlara gösteren ne çok profil var! Anlamını bilmediği şiirleri paylaşarak kısa zamanda takipçi yapmış kendine... Kimisi ağlak sözleriyle samimiyetine inandırmış insanları, kimisi kedi kimisi günbatımı fotoğraflarıyla takipçi edinmiş kendine... Böyle kaç tane var acaba?.. Kendi sesini duyamayan, kendinden vazgeçen.. . Hızlıca geçiyor parmaklarım insanların hayatları arasından... Birinin hayatında duruyorum, gülümsüyor bana, fotoğraf gülümsüyor güne, güzel hissettiriyor... Hâlâ omuzları gerçekmiş gibi... yanımdan geçiyormuş gibi... Çok güzel düşüyor gülümseyişi ekran ışığına... Küçük kara balıklar geçiyor yanıbaşımdan... Nefes alıyorum... Ayaklarım üşümüş... Telefonu bırakıyorum, ayakabımı giyiyorum bir çırpıda... Dağ toprak kokuyor, burnuma değiyor toprak kokusu... Yüzümde kocaman bir tebessüm... Gülümseyince insan elma şekeri dişliyor sanki... Diş etinde şeker tadı, burnunda elma kokusu... Öyle anlarda yüzümdeki tüm kaz ayaklarımı seviyorum... Ateşe ilişiyorum iyice, mentollü sigaramı çıkarıyorum, yakıyorum ateşin közünde... Esinti var, rüzgarlı sözcükler geçiyor boynumdan, kuşlar tellere konacak bugün... Yanımda duran plastik şişeyi dikiyorum tepeme... Ateşi körüklüyorum, bir odun daha atıyorum, sönmesin!.. Eski bakır çaydanlığa su dolduruyorum şişeden, ateşin üstüne yerleştiriyorum... Yeniden güneşe ve esintiyle boynumun üstünden geçen kelimelere bırakıyorum kendimi... Uçurumun tam kenarında, ülkenin gelecek duygusundan mahrum bırakılmış olduğunu düşünüyorum... Ufku silik bir fotoğraf... Umutsuzluktan umut üretmeye çalışırkenki içimizdeki acılı büzüşme... En büyük teselli sanırım dünyanın herhangi bir yerinde herzaman bir gökkuşağı olacağı düşüncesi... Öyle olduğunu anlamak nasıl anladığımı açıklamaktan daha kolay... iki kere ikinin dört ettiğini kanıtlamak emin olmaktan daha zordur.. .Fotoğrafta da öyle; tüm birikimlerin hayat felsefen, duruşun,çektiğin fotoğrafa anlam katar ve bunun öyle olduğunu anlarsın, ama bu birikimlerin katkılarını kanıtlamak anlamaktan daha zor.... Ceysin Şulman (Jason Shulman)'ın içi içe geçmiş fotoğraflarını buna benzetiyorum... Bütün yaşamını katmanlamasa da, kamerasını oynayan bir filmin önüne koyuyor ve uzun pozlamayla bütün filmi çekiyor. Ünlü filmlerin uzun pozlama fotoğraflarını çekiyor böylelikle... Bazı klasiklerin atmosferini ve hikayesini yoğunlaştırıp tek kareye kaydediyor.... Sonuç ise filmden ince ince kesilmiş katmanların üst üste yerleştirilip rüya gibi bir kare... Bütün film ve bir kare... Bütün yaşam ve bir fotoğraf... tüm yaşantımı uzun uzun pozlasam, tek karede elde etsem hiç fena olmazdı! Bütün irademi yok sayan zamana rağmen.. :) Kahve suyu hazır Esra da uyandı, kahvemizi yudumluyoruz şimdi, gün dogarkenki tek kare fotoğrafımızın eşliğinde...
Kamp yapacağımız alana vardığımızda çoktan karanlık olmuştu... O gece derin bir uykuya daldım... Sabahın ilk ışıklarıyla güneş doğudan doğrularak dağları tepeleri tek tek aydınlattı... Bulunduğumuz yer, deniz seviyesinden oldukça yüksekti ve insanın iliğine kadar işleyen bir soğuk vardı... Gece yaktığımız ateş sönmek üzereydi... Bir yığın odun hala kor halinde olsa da uykuda körüklenmeyen ateş ısıtmıyordu... Ateş ısıtmıyordu içimizi....ya da bazı yaralar uykuyla ısınmıyordu... Göğe bakıyorum, hayır bakamıyorum... Etrafımda kirpik sallanışı hızında büyüyüp küçülen sinekler... Uğultularını duymazlığa geliyorum... Öfleye öfleye açıyorum telefonu, sağa sola salla! Çekiyor mu?...Hı, çekiyor... Artık sabah güneşi yüzümüze vurmadan telefonların ışığı vuruyor yüzüme, yüzümüze.... Göz gezdiriyorum, gözlerim boş boş... Bir film kahramanın yüzünde ya da bir kitabın kapağında, çoğu zaman maskenin ardısıra saklanan insanlar... Çaldıkları yüzü yalnızlara gösteren ne çok profil var! Anlamını bilmediği şiirleri paylaşarak kısa zamanda takipçi yapmış kendine... Kimisi ağlak sözleriyle samimiyetine inandırmış insanları, kimisi kedi kimisi günbatımı fotoğraflarıyla takipçi edinmiş kendine... Böyle kaç tane var acaba?.. Kendi sesini duyamayan, kendinden vazgeçen.. . Hızlıca geçiyor parmaklarım insanların hayatları arasından... Birinin hayatında duruyorum, gülümsüyor bana, fotoğraf gülümsüyor güne, güzel hissettiriyor... Hâlâ omuzları gerçekmiş gibi... yanımdan geçiyormuş gibi... Çok güzel düşüyor gülümseyişi ekran ışığına... Küçük kara balıklar geçiyor yanıbaşımdan... Nefes alıyorum... Ayaklarım üşümüş... Telefonu bırakıyorum, ayakabımı giyiyorum bir çırpıda... Dağ toprak kokuyor, burnuma değiyor toprak kokusu... Yüzümde kocaman bir tebessüm... Gülümseyince insan elma şekeri dişliyor sanki... Diş etinde şeker tadı, burnunda elma kokusu... Öyle anlarda yüzümdeki tüm kaz ayaklarımı seviyorum... Ateşe ilişiyorum iyice, mentollü sigaramı çıkarıyorum, yakıyorum ateşin közünde... Esinti var, rüzgarlı sözcükler geçiyor boynumdan, kuşlar tellere konacak bugün... Yanımda duran plastik şişeyi dikiyorum tepeme... Ateşi körüklüyorum, bir odun daha atıyorum, sönmesin!.. Eski bakır çaydanlığa su dolduruyorum şişeden, ateşin üstüne yerleştiriyorum... Yeniden güneşe ve esintiyle boynumun üstünden geçen kelimelere bırakıyorum kendimi... Uçurumun tam kenarında, ülkenin gelecek duygusundan mahrum bırakılmış olduğunu düşünüyorum... Ufku silik bir fotoğraf... Umutsuzluktan umut üretmeye çalışırkenki içimizdeki acılı büzüşme... En büyük teselli sanırım dünyanın herhangi bir yerinde herzaman bir gökkuşağı olacağı düşüncesi... Öyle olduğunu anlamak nasıl anladığımı açıklamaktan daha kolay... iki kere ikinin dört ettiğini kanıtlamak emin olmaktan daha zordur.. .Fotoğrafta da öyle; tüm birikimlerin hayat felsefen, duruşun,çektiğin fotoğrafa anlam katar ve bunun öyle olduğunu anlarsın, ama bu birikimlerin katkılarını kanıtlamak anlamaktan daha zor.... Ceysin Şulman (Jason Shulman)'ın içi içe geçmiş fotoğraflarını buna benzetiyorum... Bütün yaşamını katmanlamasa da, kamerasını oynayan bir filmin önüne koyuyor ve uzun pozlamayla bütün filmi çekiyor. Ünlü filmlerin uzun pozlama fotoğraflarını çekiyor böylelikle... Bazı klasiklerin atmosferini ve hikayesini yoğunlaştırıp tek kareye kaydediyor.... Sonuç ise filmden ince ince kesilmiş katmanların üst üste yerleştirilip rüya gibi bir kare... Bütün film ve bir kare... Bütün yaşam ve bir fotoğraf... tüm yaşantımı uzun uzun pozlasam, tek karede elde etsem hiç fena olmazdı! Bütün irademi yok sayan zamana rağmen.. :) Kahve suyu hazır Esra da uyandı, kahvemizi yudumluyoruz şimdi, gün dogarkenki tek kare fotoğrafımızın eşliğinde...
Rana ÖZTÜRK

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder