Hamdi Telli, yayıma hazırlayan : Ziya Şefik Atun, 15 Mayıs 2018, FT.B. 00137.
İnsanoğlunun en önemli algısı
olan görmenin kaydedilip paylaşılabilmesi, insanın
tarihi boyunca en önemli ereklerinden biri olmuştur. 40.000 yıl önce
mağara
duvarlarına resim yapan yontma taş (paleolitik) çağı
insanının da amacı bundan başka bir şey değildi. Bu amaçla geliştirilen resim ve üç boyutta
vücut bulan heykel, tarihte en önemli sanat alanlarını oluşturdu. Ancak, 1820
lerin sonunda Dagör (Daguerre)’ün geliştirdiği fotoğraf tekniği, insanoğlunun gördüklerini
saptamak ve paylaşmak amacının bu güne dek gelişerek gelen en önemli
aracı oldu.
Bu büyük devrimin en
zayıf noktası ise, optik düzeneklerin ve görüntünün kaydedildiği duyarlı yüzeylerin,
hiçbir zaman insan gözü ile aynı olmaması idi (Bu
nedenle, fotoğrafa müdahale konusunun tartışıldığı
her platformda, “En çıplak hali ile bile
objektifi bir görüntüye yönelttiğiniz anda ona müdahaleye
başlarsınız.” görüşünü
savunurum.).
Gerçi bazı özel fotoğraf teknikleri ile (kızılötesi ışık fotoğrafçılığı (Infrared photorgraphy), x ışınları fotoğrafçılığı (X ray photography), teleskop gibi) gözle
algılayamadığımız görüntüleri bile
saptayabildiğimiz konusunu ayrıca ele almak gerekir.
Gördüğümüze
en yakın görüntüyü oluşturmak fotoğraf teknolojisinin
en önemli amaçlarının başında gelmektedir. Bu
amaçla geliştirilen yöntemlerden biri olan Ton Aralığını
Genişletme (T.A.G., H.D.R., High Dynamic Range) tekniği, duyarlı yüzey
olarak sayısal algılayıcıların kullanılması ile birlikte daha etkin ve yaygın
olarak kullanılmaya başlamıştır. 1950 lerde bu tekniği geleneksel fotoğraf teknolojisi ile
ilk kullanan Güstav Lö Gray (Gustave Le Gray)’ın,
büyük usta Ansel Edıms (Ansel Adams)’ın 1920’lerin
sonunda geliştirmiş olduğu “Bölge (Zone) Sistemi”
nden yararlandığını belirtmek
gerekir.
Ansel Edıms’ın, Holivud
(Hollywood) ünlülerinin portre fotoğrafçısı Fred Arçır (Fred
Archer)’ın kullandığı duyarlık ölçüm
esaslarından yola çıkarak geliştirdiği “Bölge sistemi”,
görüntünün 11 dereceli bir bir düzey serisine göre bölgelere ayrılmasına dayanıyordu.
Romen rakamları ile, “0” ile kodlanan tam siyah ve “X” ile kodlanan tam beyaz bölgelerde,
görüntüde hiçbir başka ton beklenemeyeceğine göre, kullanılabilecek
dokuz bölge (Dynamic Range) kalmaktaydı. Adams, bu bölgelerdeki ışık
değerlerini
kontrol etmek sureti ile gözle görülene en yakın fotoğrafları elde etmeyi
başardı
ve muhteşem yapıtlarının yanında geliştirdiği bu yöntem ile fotoğraf tarihinde yerini
aldı.
Bu gün kullanılmakta
olan ton aralağını
genişletme (T.A.G., high dynamic range, h.d.r.) tekniği de bu esasa göre,
aynı görüntünün farklı ışık değerleri taşıyan
bölgelerinin duyarlı yüzeye gereğince aktarıldığı
birden çok karenin, üst üste işlenerek, görülene en yakın fotoğrafın elde
edilmesini sağlayan bir yöntem olarak kullanılmaktadır. Üstelik sayısal
algılayıcılar üzerindeki bilgileri işleyen yazılımlar ile
“bölge sistemi” nin siyah-beyaz fotoğraftaki başarısına renkli fotoğrafta da ulaşma olanağı
elde edilmiştir.
Fotoğraf da resim ve
heykel gibi, insanın gördüğünü yansıttığı
eylemler olmasına rağmen özneldir. Yani kendisini yaratandan özellikler taşır.
Bu yönü ile fotoğrafçının görülenden uzaklaşma çabası da son
derece doğaldır. Fotoğrafında kendi düşsel ve düşünsel
dünyasını da yansıtmak isteyebilecektir elbette. Ton aralığını
genişletme tekniği, bir görüntünün,
fotoğrafik yöntemlerle görülene en yakın şekilde
saptanabilmesini amaçlamakla birlikte, katmanlar üzerinde sağladığı
kontrol olanağı ile fotoğrafın öznelleştirilmesi için de önemli
bir araç niteliği taşımaktadır.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder