4 Mayıs 2018 Cuma

KADRAJ MANİFESTOLARI | FOTOĞRAFTA GERÇEĞİN KADRAJI


  Kadir Taş, yayına hazırlayan : Ziya Şefik Atun, 4 Mayıs 2018, FT.B. 00106.


     “Gerçeklik” ve “zaman”  insanlığın varoluşundan bu yana zihinleri hep meşgul etmiştir. Bilginin kaynağını kabul ediş biçimine göre de felsefe, inanç, bilim, tarih vs.- bu iki kavrama ilişkin tezler ortaya atılmıştır. Öyle ya da böyle adını ne koyarsak koyalım, benimseyelim ya da reddedelim “gerçek ve zaman” insan yaşamında bugün de aynı ağırlığını hissettirmektedir. Biz bu ağırlığı hayatın her alanında; bilimde, sanatta, güncel olaylarda duyumsarız.  Kaba bir tanım ile gerçeği, “duyu organlarımızla algılayabildiğimiz maddi evrenin tümü” diye tanımlayabiliriz.

      Konumuz fotoğraf olduğuna göre, yukarıdaki tanımın sınırlarını daha da genişletip ayrıntılarda kaybolmak istemem. Daha doğrusu, sözünü ettiğimiz algılamada görmek ve dokunmak duyuları bizim fotoğrafı gerçek olarak kabul etmemizi zorunlu kılıyor ve iddiamızı bu noktadan hareketle açalım. Elbette bahse konu fotoğraf kâğıda basılmış bir fotoğraftır ve eğer ekrandan izlediğimiz bir fotoğraf söz konusu ise, ‘dokunma’ duyusu ortadan kalkmış demektir. O sadece sayısal kodlar yahut sanal bir görüntüdür. Demek ki kâğıtta ya da ekranda olsun fotoğraf, fark etmiyor; bizi gerçeklikle karşı karşıya bırakan görme fiilidir. Burada hemen akılları şu sorunun geleceğini unutmayalım: Gördüğümüz her şey gerçek midir? Bir yanılsama, güdümleme (manipülasyon)  ile karşı karşıya olmamız pekala mümkündür. Fotoğraf ve gerçek konusunu tartışırken ana başlıklardan biri de elbette bu noktadır. Buraya kadar yazdığımız satırlardaki gerçek yukarıda altını çizdiğimiz yanılsamalardan bağımsız, bir durumun, bir olgu ya da olayın belge olarak karşımızda duruşuna ilişkindir. Diğeri içeriğe ilişkin bir tartışmadır.

      G
örme, kaydetme ve gösterme düzeneği içerisinde somutlaşan fotoğrafın bir gerçek olduğu konusunda sanırım kimsenin itirazı yoktur. Kaldı ki sayısal kayıtlar bile – baskıya dönüşmeseler de aynı durumun kapsamındadır.  O halde ‘fotoğraf ve gerçek  tartışmasının merkezine oturması gereken şey, içeriğin kendisidir. Evrende görüp çerçevelediğimiz ve kaydedip’ ‘gösterdiğimiz konu ne derece gerçektir ya da gerçek olmalıdır, ya da olmalı mıdır? İlk bakışta bu sorunun yanıtı bireysel tercihe kalmış gibi görünebilir. Öyle ya, bir fotoğraf makinesine sahip her insan gerçek ya da gerçekdışı bir görüntüyü kaydedip, başka insanlarla paylaşabilir; bunu yargılamak, eleştirmek kimsenin haddine değildir. Benzer bir durum güzel sanatların her dalı için geçerli değil mi? Biyografilerden filmler yapılabildiği gibi, hayali kahramanların perdeye yansıdığı da olmuyor mu? Hatta denilebilir ki sinema, edebiyat ve tiyatroda ağırlıklı olarak hayali kahramanlar, kurgu görüntüler, güdümlenmiş sahnelere daha yoğunluktadır.
 
     Kanaatimizce fotoğrafın diğer sanat dallarından ayrılan en belirgin yanı içerdiği gerçeklik oranıdır. Tümden gerçekliğidir diyemiyoruz. Denilmesi de mümkün değildir. Çünkü her fotoğraf karesi, bakacın arkasındaki gözün sahibinin hissiyatını yansıtır. Bakış açısı, yüksekliği, mesafesi ona özgü ve onun gözündendir. Sadece kadrajın (çerçeveleme) belirlenmesi bile bir öznellik dayatmasıdır. Bir başka insan farklı açıdan, farklı kadrajla aynı konuyu çok farklı anlatabilir. Kabul etmek gerekir ki, her ikisi de – duruma müdahale edilmemesi koşuluyla - gerçektir.  Buna kimileri ‘tarz’ da diyebilir. Bu, çekilen fotoğraftaki gerçekliği değiştirmez ama getirilen yorum’ nedeniyle gerçekliğin dozunun öznel  (sübjektif) olduğuna dair tartışmalara kapı aralar. Çekimde kullanılan lens türünden tutun, çekim anındaki ışığına kadar akla gelebilecek her türlü durum ve olgu bize gösterilen gerçek üzerinde etki sahibidir. O halde bize gösterilen varlık her ne ise biz onun ‘mutlak gerçek hâli’ni asla göremeyeceğiz demektir. Kurgusal, deneysel, manipülatif fotoğraflara hiç girmeden, bu tartışmayı bir soru ile sonlandırmaya çalışalım : Biz fotoğrafta hele ki sanatsal olarak adlandırılan fotoğrafta gerçeğin peşinde miyiz? Yani görüntü matematiksel bir kesinlik, aynîlik, tıpa tıplık mı ifade etmelidir? O zaman, tiyatroya niye gider, neden film izler, tabloları ya da yontuları hangi sebepten ötürü seyrederiz? Biliriz ki bunların tümüne yakını hayal ürünü, kurmaca işlerdir.
 
     Özetlemeye çalışırsak fotoğraf kendine özgün varoluşu ile zaten gerçeklikten azımsanmayacak izler taşır. O izleri hepten kazıyıp, yahut asgâriye indirmemiz bize sadece ham maddesi fotoğraf olan başkaca görsel ürünler kazandırır. Bunlar film afişleri, ilüstrasyonlar, vinyetler, başkaca materyaller olabilir. Ama o saatten sonra fotoğraf olma vasfı ortadan kalkmış demektir. 

     Foto
ğraf, özünden kaynaklanan gerçeklik taşıyıcığı hoyratça zedelenmeden,  ama aynı zamanda didaktik bir afiş çalışması tuzağına da düşmeden dengeli bir süreç gözetilerek işlendiğinde, yaratıldığında, yapıldığında kişilik kazanır diye düşünmekteyiz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder