Kadir Taş, yayına hazırlayan : Ziya Şefik Atun, 4 Mayıs 2018, FT.B. 00106.
“Gerçeklik”
ve “zaman” insanlığın
varoluşundan
bu yana zihinleri hep meşgul etmiştir. Bilginin
kaynağını kabul ediş biçimine göre de – felsefe, inanç, bilim, tarih vs.- bu
iki kavrama ilişkin
tezler ortaya atılmıştır. Öyle ya da böyle adını ne koyarsak koyalım, benimseyelim ya
da reddedelim “gerçek ve zaman” insan yaşamında bugün de aynı ağırlığını hissettirmektedir. Biz bu ağırlığı
hayatın her alanında; bilimde, sanatta, güncel olaylarda duyumsarız. Kaba bir tanım ile gerçeği, “duyu
organlarımızla algılayabildiğimiz maddi evrenin tümü” diye
tanımlayabiliriz.
Konumuz fotoğraf
olduğuna
göre,
yukarıdaki
tanımın sınırlarını daha da genişletip ayrıntılarda
kaybolmak istemem. Daha doğrusu, sözünü ettiğimiz algılamada “görmek ve dokunmak” duyuları bizim fotoğrafı gerçek olarak kabul etmemizi zorunlu
kılıyor ve iddiamızı bu noktadan hareketle açalım. Elbette bahse konu fotoğraf kâğıda basılmış bir fotoğraftır ve eğer ekrandan izlediğimiz bir fotoğraf söz konusu ise, ‘dokunma’ duyusu
ortadan kalkmış
demektir. O sadece sayısal
kodlar yahut sanal bir görüntüdür. Demek ki kâğıtta ya da ekranda olsun fotoğraf, fark
etmiyor; bizi gerçeklikle karşı karşıya bırakan ‘görme’ fiilidir. Burada hemen akılları şu sorunun geleceğini unutmayalım: “Gördüğümüz her şey gerçek midir?” Bir yanılsama, güdümleme (manipülasyon) ile karşı karşıya olmamız pekala mümkündür. Fotoğraf ve gerçek konusunu tartışırken
ana başlıklardan biri de elbette bu noktadır. Buraya kadar yazdığımız satırlardaki ‘gerçek’ yukarıda altını çizdiğimiz yanılsamalardan bağımsız, bir durumun, bir olgu ya da olayın
belge olarak karşımızda duruşuna ilişkindir. Diğeri içeriğe ilişkin bir tartışmadır.
Görme, kaydetme ve gösterme düzeneği içerisinde somutlaşan fotoğrafın bir gerçek olduğu konusunda sanırım kimsenin itirazı yoktur. Kaldı ki sayısal kayıtlar bile – baskıya dönüşmeseler de – aynı durumun kapsamındadır. O halde ‘fotoğraf ve gerçek’ tartışmasının merkezine oturması gereken şey, içeriğin kendisidir. Evrende ‘görüp çerçevelediğimiz’ ve ‘kaydedip’ ‘gösterdiğimiz’ konu ne derece gerçektir ya da gerçek olmalıdır, ya da olmalı mıdır? İlk bakışta bu sorunun yanıtı ‘bireysel’ tercihe kalmış gibi görünebilir. Öyle ya, bir fotoğraf makinesine sahip her insan gerçek ya da gerçekdışı bir görüntüyü kaydedip, başka insanlarla paylaşabilir; bunu yargılamak, eleştirmek kimsenin haddine değildir. Benzer bir durum güzel sanatların her dalı için geçerli değil mi? Biyografilerden filmler yapılabildiği gibi, hayali kahramanların perdeye yansıdığı da olmuyor mu? Hatta denilebilir ki sinema, edebiyat ve tiyatroda ağırlıklı olarak ‘hayali’ kahramanlar, kurgu görüntüler, güdümlenmiş sahnelere daha yoğunluktadır.
Kanaatimizce fotoğrafın diğer sanat dallarından ayrılan en belirgin yanı içerdiği gerçeklik oranıdır. Tümden gerçekliğidir diyemiyoruz. Denilmesi de mümkün
değildir.
Çünkü her fotoğraf karesi,
bakacın
arkasındaki
gözün sahibinin hissiyatını yansıtır. Bakış açısı, yüksekliği, mesafesi ona özgü ve onun gözündendir. Sadece kadrajın (çerçeveleme) belirlenmesi bile bir öznellik dayatmasıdır. Bir başka insan
farklı açıdan, farklı kadrajla aynı konuyu çok farklı anlatabilir. Kabul etmek
gerekir ki,
her ikisi de – duruma müdahale edilmemesi koşuluyla - gerçektir. Buna kimileri ‘tarz’ da diyebilir. Bu, çekilen fotoğraftaki gerçekliği değiştirmez ama ‘getirilen yorum’ nedeniyle gerçekliğin dozunun
öznel (sübjektif) olduğuna dair tartışmalara kapı
aralar. Çekimde kullanılan lens türünden tutun, çekim anındaki ışığına
kadar akla gelebilecek her türlü durum ve olgu bize gösterilen ‘gerçek’ üzerinde etki sahibidir. O halde bize
gösterilen varlık her ne ise biz onun ‘mutlak gerçek hâli’ni asla göremeyeceğiz demektir. Kurgusal, deneysel, manipülatif
fotoğraflara
hiç
girmeden, bu tartışmayı bir soru ile sonlandırmaya çalışalım : Biz fotoğrafta – hele ki sanatsal olarak adlandırılan fotoğrafta – gerçeğin peşinde miyiz? Yani görüntü matematiksel bir kesinlik, aynîlik, tıpa tıplık mı ifade etmelidir? O
zaman, tiyatroya niye gider, neden film izler, tabloları ya da yontuları hangi
sebepten ötürü seyrederiz? Biliriz ki bunların tümüne yakını hayal ürünü, kurmaca
işlerdir.
Özetlemeye
çalışırsak
fotoğraf
kendine özgün varoluşu ile zaten
gerçeklikten
azımsanmayacak
izler taşır.
O izleri hepten kazıyıp, yahut asgâriye indirmemiz bize sadece ham maddesi
fotoğraf
olan başkaca
görsel ürünler kazandırır. Bunlar film afişleri, ilüstrasyonlar,
vinyetler, başkaca
materyaller olabilir. Ama o saatten sonra fotoğraf olma vasfı ortadan kalkmış demektir.
Fotoğraf, özünden kaynaklanan gerçeklik taşıyıcılığı hoyratça zedelenmeden, ama aynı zamanda didaktik bir afiş çalışması tuzağına da düşmeden dengeli bir süreç gözetilerek işlendiğinde, yaratıldığında, yapıldığında kişilik kazanır diye düşünmekteyiz.
Fotoğraf, özünden kaynaklanan gerçeklik taşıyıcılığı hoyratça zedelenmeden, ama aynı zamanda didaktik bir afiş çalışması tuzağına da düşmeden dengeli bir süreç gözetilerek işlendiğinde, yaratıldığında, yapıldığında kişilik kazanır diye düşünmekteyiz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder