Rana Öztürk, yayına hazırlayan : Ziya Şefik Atun, 5 Mayıs 2018, FT.B. 00111.
Alandayım... alandayız... oradan oraya koşuyoruz, bir sürü fotoğrafçı… Mersin'de tanıdığım tanımadığım fotoğrafçılar, sokak fenerine üşüşmüş üvezler gibiyiz... Fotoğraf makineleri, cep telefonları, eylem fotoğrafları… hayır, hayır, bayram fotoğrafları... halaylar… flamalar… afili pankartlar… afisiz pankartlar… bensiz pankartlar…
Uzun yoldan geçtik manolyasız sokaktan, sıcaktan kayıp
giden asfalttan, omuzu kısalan arkadaşlıklardan... ıssız kalabalıktan...
yürüyüşlerden geçtik.... sloganlardan... Gençliğimi kıskanıyorum bir an... gençliğimin sloganlarını... “Susma! Sustukça sıra
sana gelecek!” sloganı yok şimdi...''Neredesin
aşkım?
- Buradayım aşkım...!'' sloganı yükseliyor
bir kortejden... fotoğrafçılar neredesin- aşkımı çekiyor... çektikçe slogan
yükseliyor...
Bir alandan diğer
alana geçiyoruz... Kenar
izleyicileri var, korteji izleyenler... kenar süsü... polisin arkasından çekiyorlar
cep telefonuyla çekiyorlar; eylemde imiş
gibi içinde imiş gibi;
bayramdaymış, eğleniyormuş,
mutluymuş, demokratmış gibi... miş gibi...
Gün uzun... gölgeler uzun... olağanüstü uzun... olağanüstü 1 mayıs... gölgelere takılıyorum...
yüzler yok... belirsizlik var...
gölgeleri fotoğraflamak
istiyorum yalnızca... uzayan gölgeler kısalan gerçekler... Olağanhal 1 mayıs...
Gün uzadıkça, en
çok da benzemek istemediğime
benzediğimi fark ediyorum... elimde makine ufak tefek boyumla... kafamda
gölgeliğim oradan oraya... terliyorum... gülüşüm ıslak, terli... ışığa üşüşen üvez ...bakmıyorum yüzlere... bayram sevinci yok... eylem heyecanı hiç yok... su içiyorum bol bol...
Duruyorum... sakinleşiyorum
azıcık... daldırıyorum elimi çantama telefonumu buluyorum... göz gezdiriyorum
gölgede; sövüyor sosyal medyadan işsizi
memura... memur tatil... İşçi yok, fabrika yok... işsiz var... hizmet var… işçi
yok, işsiz mutsuz... sesle sessizlik sosyal
medyada düelloda... kapatıyorum
telefonumu atıyorum çantamın boşluğuna.... Başımı kaldırınca gözüm takılıyor alanın kenarındaki çocuklara, fıskiye havuzuna
girmişler... yüzüyorlar... aileleri yok yanlarında... gelmişler kenardan kenardan... sınırdan
sınırdan... oraya yöneliyorum... çekmeye
başlıyorum
uzaktan... belli kaçacaklar, kaçak girmişler
havuza... serinlemek sıcakta fıskiye
havuzunda... serin bir rüyada... yanlarına yetişiyorum…
ama yarınlarına yetişemeyeceğimi bilerek... çekiyorum... bakıyorum...
duraksıyorum... nedenini anlamıyorum, havuzun kenarındaki ikisi dalıyor birbirine,
dövüşmeye başlıyorlar...”o an”ı
çek(mi)yorum, karar anı teğet...
ilk refleksimle dalıyorum ortalarına... ayırmaya çalışıyorum...
öğretmenlikten kalma diyaframımı kullanıyorum... öğretmenden temiz az kullanılmış
diyafram... :) sesimi yükseltiyorum...
''Yapmayın...! Hayır...! '' çocuklardan biri benim ufak tefek boyuma yakın,
benden güçlü, hissediyorum... İtişiyorlar, bir elim onları ayırıyor, diğer elimde makine... ortalarında güçsüz
kalıyorum... etrafa kızmaya başlıyorum, görmezden gelenlere... '' ayırsanıza! yardım
etsenize bana!'' diyorum... 'bi daha döverler birbirlerini, bunlar böyle, karışma!' diyor biri... O biri sendikasının eylem formasını giymiş... adama dönüp “yalnızlığın
senden cesur” diyesim geliyor... demiyorum... daha çok üzülüyorum... birbirlerini
döven çocuklara değil,
geleceklerini izleyen kalabalığa... Neyse ki, çocukları yine çocuklar ayırıyor...
duruluyorlar... uzaklaşıyorlar... herkes uzak...
yer çekimine yakın kalbimden uzak...
Yüzüm yerde, yüzüm yine bayram yerinde... insanları
seyrediyorum, gözlerini ellerini arıyorum... topraklarını arıyorum, rüzgarı
süpürüyorum... iki elim göğsümde, bulduğum ilk ağacın gölgesine oturuyorum... can suyu
eksik... Uzayan gölgelere, kısalan gerçeklere nereden sarılacağını bilmeyen kalbimden bakıyorum... çürümesin diyorum
çürümesin istiyorum uzay boşluğunda gerçekler...
---

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder