12 Mayıs 2018 Cumartesi

PİKSEL PİKSEL HİKÂYELER | SIĞINAĞIM..


SIĞINAĞIM..
Rana Öztürk, yayıma hazırlayan : Ziya Şefik Atun, 12 Mayıs 2018, FT.B. 00129.



   Günlerden Cuma/ertesi…Öğleye doğru anca kalkıyorum, yine geç uyumuşum… annem bende, annem kahvaltı hazırlamış mutfak masasına…  dayanamamış, acıkmış… yemiş bir şeyler… Ben bir şeyler yerken o çayını yudumluyor… bayat ekmek masada, sevmiyorum bayat ekmek… ekmeksiz yiyorum kahvaltıyı, kaşık kaşık götürüyorum annemin reçellerini… annem söyleniyor yine, ben çatal çatal domates, salatalık… tane tane zeytin… Annem söyleniyor hala... “nereye kadar yalnız?”, artık evlenseymişim… nasıl bir beceriksizsem artık :)  annem konuşuyor, konuştukça balkon çiçeklerim takılıyor gözüme kapı aralığından… çiçekler susuz balkonda… hep akıl veriyor etrafındakiler…  çiçekler susuz…  neyse ki,  fesleğenim büyüyor… nefesim…  fesleğenim… Dinlemediğimi fark ediyor annem, yüzünü sarkıtıyor aşağı, camdan aşağı değil masadan aşağı… benden aşağı  üzülüyorum bu haline hemen… gülümsüyorum yüzüne, “çayını tazeleyeyim mi?” diyorum… “olur” diyor ama hala üzgün… Ah anne..! “kalbimi görmezden gelmesen!” diyorum içimden… 

     Bir süre fotoğrafsız duvarı seyrediyorum… fotoğraf yok duvarda, fotoğraflar dolapta… fotoğraf kalbimde... Anneme sarılmadan çıkıyorum evden… en çok da sarılmak istediğin anda sarılamadan… Elimde fotoğraf makinem, kalbimde  vişne reçelini umarak...... annemin arkamdan beni izlediğini bilerek… sığınağı evde bırakarak… anne sığınak...

     Güneşin altında,  güneşin alnında… yürüyorum…   Bu şehrin bitmeyen yol yapımlarının etrafından dolanıyorum…  etrafından hayatımın… kenarından kenarından… yolda erik satan amcaya rastlıyorum… fotoğraflıyorum amcayı kırk yıllık fotoğrafçı rahatlığıyla… muhabbet ediyoruz, “tadı yok artık işlerin, kazanamıyoruz geçinemiyoruz” diyor… “evdeki herkes çalışıyor ama yetmiyor ki!” diyor… Eskiden kapanan Yidaş ta çalıştığını söylüyor, “o zaman iyiydik diyor”… çok da bir şey diyemiyorum, “herkes aynı” diyebiliyorum yalnızca… sonra erik satın alıyorum ondan, yanına tuz da isteyerek… “tuz iyidir diyorum kendime”… yaraya da iyi gelir… Yürümeye devam ediyorum, tuz bastırıyorum eriğe, erikten çok tuz yiyorum… Kitapçının önünden geçiyorum… kitapçıya yakın insana uzak kitapların kenarından… Şaire yazılan kitapları geride bırakıyorum… geride yazarlar, yazılar… Yolun karşısına geçiş… Kırmızı yanıyor; duruyoruz, duran adam misali değil, direnişsiz… duramayan yanan kırmızı gibi…  boşluğun çukurunda gibi… perdeleri çekilmiş ev gibi… boyanmış civcivler gibi… Çocukluğum aklımda, boyalı civcivler aklımda, ölüyorlar… boyalı civciv… varıyorum kıyısına ömrümün… Akdeniz de bir sahildeyim… zaman yok, durdu… yürek durdu… cesaretimin içinde  Akdeniz’in kıyısında kendime  kıyı… Kumsaldaki insanları fotoğraflıyorum… Göğe uzanan insanları, kumda oynayan çocukları, yüzsüz çırpınışları… denize değen ayakları... kaç saattir çektiğimi fark edemiyorum bile… Yoruluyorum, çantama attığım son erikleri yiyorum tuza basa basa… tuzun üzerine su içiyorum bol bol… sonra kendimi bırakıyorum kumun üstüne… kumu yüzüme yastık yapıyorum… kayboluyorum zamanın içinde, dalıyorum...  zamanda kaybolmuşum…  dalmışım, tırnakları yenmiş memleketime…  uzayan gölgelere parmak uçlarında doğrulan umutlara…  sonra bende doğruluyorum yastığımdan yeniden doğmak için… Reenkarnasyon kalbim… çantama günler önce attığım makasımı çıkarıyorum… Saçlarımın uçlarını kesmeye başlıyorum... kısalan saçlarım uzayan umutlarım… Memlekette kötüye dair ne varsa düzeltiyorum bir çırpıda… düzeltmeler kumda... gülüyor memleket kendi haline… şaşkın, kendi halinde şaşkın… Memleketim sonsuz kirpiklerin içinde kaybolmuş, kelimeler ters düz edilmiş... terör ..eror...   memleket eror veriyor... kalbim reenkarnasyon, anlamları arıyor.. anlamsızlığın içinde anlamlar… insanın anlayabilmesi için düşünebiliyor olması gerekmez mi?.. düşünmek algı yönetiminde… algıda takıldım… takılı düşüncelerim çözemiyor anlamları… kum ağaçsız…  sigara izmaritleri kumda eğreti duruyor... kalkıyorum saçlarım kumda… elimde fotoğraf makinem… yürüyorum… kısalan saçlarım uzayan umutlarım yolda… Yürüdükçe gün kısalıyor, zaman akıyor… deniz vuruyor yokuş yukarı kumsala…

     Kumda yürümek zor… Taşın kıyısına çöktüm, önümden geçenler önce elimdeki makineye sonra bana, belki de kırpılmış saçıma bakıyor… kıpırtısız görünce beni, nefes alıyorlar... yollarına devam.. kalabalıklar.. yaşadığını unutan kalabalıklar… Güneşin son ışıkları kayboldu şimdi… Deniz gittikçe kararıyor, belirsiz bir rüzgar esintiye başladı… esinti başımda… Deniz kıyısınca uzanan kumsalda,  bir kaç gencin gürültüsünden başka bir şey duyulmuyor artık… Evi düşünüyorum… çocukluğum evde… Annem evde, sığınağım evde…  çıkmaz sokaklara girmemeyi umut ederek, annemin yaprak sarmasını düşünerek eve yol alıyorum…

Rana Öztürk

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder