Fotoğraf ve Kol Gücü
Kadr Taş, yayıma hazırlayan : Ziya Şefik Atun, 1 Haziran 2018, FT.B. 00147.
Teknolojik gelişmelere
ve sanal ağın sunduğu paylaşım olanaklarına paralel olarak akıl almaz bir yaygınlık
kazanan fotoğraf, kendini tanımlamakta ne yazık ki
aynı derecede şanslı değil.
Kimyasal ya da sayısal
olarak ortaya çıkışına bakarak fotoğraf için ‘görüntü kaydı’ hükmünü vermekten öteye gidemediğimiz aşikâr. Ona “yüzey sanatları” içinde bir alan
açma çabası yahut o alan dışına itme çabası at başı bir koşu
halinde. Buna bağlı olarak fotoğrafın özellikle
resimden etkilenme biçimi ile modern sanatlara fotoğrafın etkisi kısır bir
tartışmayı hep gündemde tutmuştur. “Tavuk
mu yumurtadan çıkmıştır, yumurta mı tavuktan?” metaforu üzerinden günümüzde
de aynı tartışma sürüp
gitmektedir.
Sözü buraya getirişimizin nedeni, yazının girişinde yakındığımız “neyin fotoğraf olduğu” atışmalarının tam da bu noktada patlak vermesidir.Fotoğrafı matbuat lisanıyla ifade eder isek bir “tıpkıbasım’” kabul ettiğimizde, bakacın gerisindeki üreticinin yaptığı bir “kol” gücü olarak algılanmaktadır. Bu kabulde, bütün maharet bizatihi fotoğraf makinesinin kendisindedir. Onu teknik bir takım bilgilere sahip kim kullansa, mutlaka bir kayıt gerçekleştirecektir. Elbette bu görüşün karşısına konulabilecek bir takım itirazlar mevcuttur. Örneğin fotoğrafın bir “çerçeve (kadraj)”dan oluştuğu ve ortaya çıkan ürünün bilinçli bir tercih sonucu önümüze getirildiği savunulabilir. Keza bakış açısı, bakış yüksekliği, ışık kullanımı, kompozisyon gibi unsurların varlığıyla da bu görüş desteklenebilir. Bütün bunlara rağmen fotoğrafın bir “vesika” olduğu kanaatini taşıyanların gözünden bu tezler çok da fazla bir şey ifade etmez.
Burada “Çoğaltılabilmek”ten kaynaklanan bir başka sorundan da söz etmek mümkün. Halk ağzıyla “az olan şeyin değerli olduğu” yargısı, paylaşım ve kolay ulaşılabilirlik kadar fotoğrafa sekte vurmaktadır.
Buraya kadar değinmeye çalıştığımız birkaç nokta, fotoğraf tarihinde karşımıza “yeni arayışlar”ın çıkmasıyla sonuçlanmıştır. Klasik olarak adlandırabileceğimiz belgesel, basın, portre, doğa ve mimari vb. fotoğrafların bir dönem sonra “sanatsal” ve “düşünsel” açıdan yavan bulunması arayışların temel hareket noktası olmuştur. Burada hemen belirtelim ki, bu arayışlar yalnızca günümüze özgü değildir. Kısa bir tarihe sahip fotoğrafçılığın ilk 30 yılından sonra kolajlara, raygramlara, kurgusal ve deneysel yapıtlara rastlamak çok da sürpriz değil. Bugün önümüze konulan ve “yeni, özgün” denen birtakım çalışmaların örnekleri fotoğrafçılık tarihi içerisinde sıkça bulunmaktadır.
Dikkatinizi çekmek istediğimiz husus yeniliğin veya özgünlüğün kabul ya da reddi değil, bu tür çıkışların bir düşünsel temel üzerine oturtulması gerçeğidir. Yani kimse “Ben belgesel fotoğraftan sıkıldım, yeni bir tür deneyeceğim!” diye yola çıkmıyor. O kişinin yaşadığı çağın sosyokültürel ve sosyopolitik gerçekleri üretilecek eserler üzerinde adeta bir egemenlik kuruyor. Bu egemenlik de doğal olarak fotoğraftaki unsurları –zaman, mekân, insan, devinim- yeniden tanımlamayı zorunlu kılıyor. Bunu bir örneklendirme ile açmaya çalışırsak, soyut fotoğraflarda zaman ve mekânın silikleştirilerek alışılagelmiş okuma biçimlerimizin devre dışı bırakıldığına tanık oluruz. Bir kanıt olarak fotoğrafın iki temel öğesi zaman ve mekân üzerindeki söz konusu tasarruflar alıştığımız kadrajların dışında bambaşka eserlerin ortaya çıkmasına vesile olurlar. Farklı bir anlatım ile bu durumu şöyle de tasvir edebiliriz: Fotoğraf makinesinin boyunduruğu altına girmeyi zül addeden sanatkâr, ona hükmetmeyi seçmiştir. Artık onun için fotoğraf makinesi bir kayıt aracının ötesinde tasavvurunu gerçekleştirmede bir tür tuval, bir kâğıttır; “Yüzey sanatının gerçekleştirilmesinde kullanılan bir aparattır” da diyebiliriz. Hal böyle olunca, “klasik” diye tanımladığımız fotoğrafın taraftarlarına da şöyle bir söz hakkı doğduğuna tanık oluruz: Zaman ve mekânın silikleştirilmesi, birtakım güdümlemelerle ortaya çıkan bu eser bir “fotoğraf” mıdır? Üzerindeki gerçeklik tülü sıyrılıp atılan, bambaşka bir görsel malzemeye dönüşen bu kayda biz “fotoğraf” diyebilir miyiz? Yoksa biz buna ham maddesi fotoğraf olan bir görsel olarak mı bakacağız?
Yinelemekte fayda var, bahse konu görüntülere fotoğraf deyip dememek bizi sadece kısır bir tartışmanın içine götürür. Burada asıl can alıcı nokta, üretilen eserin bir fikri temel üzerine yükseliyor olmasıdır. O fikir her ne ise onun zaman, mekân, insan, nesne ve harekete atfettiği değerlerin fotoğraf üzerinden bize yansıması olmalıdır. Aksi takdirde her fotoğraf makinesi hareket netsizliğine sahip, flu, fazla pozlanmış, az pozlanmış fotoğraf üretebilir. Bir bilinç taşımıyorsa bu tür fotoğrafların da ‘kol gücü’ ile üretilmiş olduğu yaftası asla peşimizi bırakmaz!

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder