27 Haziran 2018 Çarşamba

PİKSEL PİKSEL HİKÂYELER| FOTOĞRAFI ANLAMAK...

Rana Öztürk, yayıma hazırlayan : Ziya Şefik Atun, 27 Haziran 2018, FT.B. 00182.
                                             

     Sevgili okur, bu hafta öykü yazmak istemedim, bu hafta hep üstü örtülen, ertelenen, konuşulamayan ve her konuşulduğunda  egemen sınıf gibi sizi baskılayan fotoğrafı  rahatsız eden konuları yazma ihtiyacı hissettim. Öyle kolay bir yazı olacağını düşünmüyorum; nede olsa, egemen fotoğraf anlayışına aykırı  cümleler sarf ettiğinizde sizi çiğ çiğ yemeğe hazır kimselerin olduğunu bilerek yazıyorsunuz. 




     Bir önceki yazımda teselli demiştim, izleyicinin tesellisi fotoğrafçının tesellisi. Bir intiharın tesellisi Kavin Carter'ın ölümüne kadar uzanan, tatmin edilemeyen izleyici  ve fotoğraf dünyası.   Tesellinin tecellisi, Fotoğrafın tekrarı, fotoğrafçının ızdırabı, anlamak ve anlaşılmak.  Bir çok insanın düşündüğünün aksine üstüme vazife olarak bulduğum bu konuyu bir de benim anlamlarımla anlatayım! Okumayı  bilmek, okunan metni anlamayı gerektirmediği gibi, Fotoğraf çekmeyi bilmek de fotoğrafı anlamaya yeterli değildir. Bir fotoğrafı anlamak aydınlanmaktır… ama bu aydınlanış daha çok bireyin aydınlanışıdır. Her anlamı birey kendi bakış açısıyla verir.  Bildikleri bilmedikleri, felsefesi, tecrübeleri, tecrübe edemedikleri, okudukları, gözlemledikleriyle anlam bulur izlediği ya da çektiği  fotoğraf.  Bir fotoğrafı anlamak fotoğrafı çekenin dünyasında anlık da olsa, var olmaktır. Fotoğrafı anlamak kesinlikle  onu onaylamak değildir; onunla bağ kurup alışveriş yapabilmektir. Çağımızda insanı anlamak, anlamaya çalışmak bu yorucu ve tükenen insan ilişkilerinde epeyi zor. Çoğu insanın elini taşın altına koymadığı bir dönemdeyiz. Bu nedenledir ki,  birbirimizi anlamaya bile gayret etmediğimiz bu çağda bir fotoğrafı anlamak da o kadar zor. ''Hiç kimse duymak istemeyen biri kadar sağır olamaz.'' diye  bir çıkarım var ve bu çıkarımın doğruluğu her gün yüzümüze vuruyor. Tahammül sınırlarının zorlandığı çağda, Görsellerin tüketimi insani ilişkilerin  tüketimi ile eşdeğer düzeyde ilerliyor. hızla tüketilen sohbetler, keyifler, sevgiler bir fotoğrafa bakılan zaman kadar.   Sonuç olarak anlamadan anlıyormuş gibi yapmak daha kolaydır. Farklılığı yadırgayan insan sosyolojisi ortak paydada bulunan ortak dili daha meyilli ve daha kutsal buluyor.. ve bunun için de fotoğraf kendine kimsenin anlamadığı bir dil ve o dilin tercümanlarını oluşturuyor. Bize altın noktayı, yanal ışığı, dengeyi, lekeyi, 1/3 oranını anlatan bu tercümanların çoğu başka dili kabul etmez. O dilin dışında yaratılan her ürün aykırıdır çünkü anlam verilemez. Anlam vermek imkânsızlaşır çünkü anlam tekil olandır. Oysa egemen fotoğraf anlayışı  çoğulculukla hareket eder.   Çoğulculuk tekil olan anlamın var olmasına izin vermez. Fotoğraf tekildir, Fotoğrafçılar çoğuldur. Fotoğrafçılar ortak bir dilde kendini ifade ederken de çoğulcudur. Çoğunluk daha da  çoğalırken kendi eğitimcilerini diğer bir deyişle havârilerini yaratır. Havâriler hâkim olan fotoğraf anlayışını yaymak için yeni havâriler yetiştirir..  Öyle ki o kişiler her köşe başına yerleştirilir ve o köşeden diğer sokağa geçebilmeniz için  için o dilin  kurallarına uymanız mecburiyetini koyar;  uyarsınız yada o köşeden diğer sokağa asla geçemezseniz . Ya dönüşürsünüz ya da  kendi yolunuzu oluşturursunuz görünmeyen bir yolda. Bulunduğunuz çağa aykırı,  tekil bir dil oluşturduğunuzda o dilin anlaşılabilir olması için sizin ölmeniz veya aradan en azından bir yarım yüz yıl geçmesi gerekir. bunun temel sebebi  tarihin egemen sınıflar tarafından yazılıyor olmasıyla ilgilidir. sistem kendini koruma içgüdüsüyle hareket eder. egemen fotoğraf anlayışı da öyledir. Dilini değiştirmemek için direnir, çoğulcu ve buyurgan  hâle gelene kadar yeniyi reddeder.  Yeninin eleştirilerini reddeder. Sonrasında  yeniye ve farklı olana  bir saldırı geliştirir.  Ve bu saldırıda var olan tüm yerlerini koruma içgüdüsüyle,  yeniyi alaşağı etmek için fotoğrafçıyı, fotoğrafın ötesinde saldırmaya ve yorumlamaya başlar. Bunu tarihin  ona verdiği güçle yapar.  Kendi kusurunu , kendini anlamayı bırakır, fânusa hapsolur.    İçine hiçbir şeyi almaz.  Fotoğraftaki anlamı bırakır fotoğrafçılara anlam yükler. Öyle ki  temsil ettiği kurumun  sanatın gelişimi amacına ters düşmekten gocunmaz. ama aslına bakarsanız bu egemen fotoğraf anlayışının  kaçınılmaz sona yaklaştığının döngüsüdür.  

 
Rana ÖZTÜRK

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder