Rana Öztürk, yayıma hazırlayan : Ziya Şefik Atun, 3 Haziran 2018, FT.B. 00148
.
Yağmur
değdikçe
yeryüzüne fotoğraflıyorum
yerin yüzünü,.. nasıl kaybettiysem kendimi
saati geç fark ediyorum… yıllardır
yağmurda bile beni yarı yolda bırakmayan makinemi yerleştiriyorum kılıfınla… İnsan makinesini sever mi?, seviyorum
ben… gülümsüyorum… beni kalpten kalbe, insandan insana taşıyan
arkadaşım…
Yağmur
omuzlarımda diniyor… Toprak yağmura doydu, beton aç… asfalt aç… Otobüs durağına
koşuyorum, … Otobüsteyim… kalabalık bugün,
herkes iftara yetişme
telaşında…
herkes aç… toprak doymuş…
Camdan yansıyan kızın omuzuna düşen
saçlarına bakıyorum… Güzelliklere karşı içinde sevgi taşıyan
insanlar, yaşamına da sürekli güzel şeyler girsin istermiş…
Çiçekli elbiseleriyle duran kalabalık… Öğle yemeğini
unuttum… limonatada şekeri
unuttum… kızgınlığımı unuttum… iki gün önceyi…
dilimdeki yarayı… çirkinliği
unuttum… güzelliği
hatırladım… sevmeyi hatırladım…
teslimiyeti… kavga yok… kanatları hatırladım… birinin kollarında… mutlu
masalları… kelebek olmuş böcekleri.. ;)
Otobüste yılgın bir keyifsizlik var… insanları ellerindeki
telefonları bile oyalayamıyor… ben de uyum sağlıyorum keyifsizliğe… kalabalığa… bakıyorum telefonuma… hızlıca
bakıyorum ne olmuş,
ne olmamış,
kim gülmüş, kim ağlamamış,
kim kendini kandırmış…
kim ülkeyi kandırmış… baktıkca
her şey aynı tekdüzelikte,
güzellikte çirkinlikte aynı yerde duruyor… sıkılıyorum
bakmaktan… Telefonu atıyorum çantama… kendi kendine yetemeyenler için susmaya
tahammülüm yok bugün... Otobüs kalabalık, herkes kalabalık, herkes bir dinde,
bir partide, bir camiada, bir grupta, bir kulüpte… kalabalık… desteksiz, ayakta
değil… koltuk değneği...
kendiyle yalnız… koltuk değneksiz
yalnız… Otobüsün arka kapısı
gıcırdıyor, susmasını diliyorum... zamanımı yutan otobüs kapısı... Hikayeler
otobüs kapısında… hikayeler camın kıyısında… “benim size ihtiyacım yok!” diyen
genç yapışmış
cama, ses kulaklığında…
hikayesi kulaklığında… belli, kız kalbini
yemiş bugün…
kabuklarını kırmadan yemiş.
yok saymış
hayat bugün
onu…
Otobüsün ortalarında oturan teyze sarılmış çantasına, hikayesi kucağında…
kucağında
çantası… ömür, ömrü...
hayallerini, çocuklarını nasıl da sığdırmış o çantaya… sıkı sıkı sarılmış son atımlık
umutlarına… Otobüsün çamurlu camı
kendini yıkıyor bugün… ağaçlar geçiyor camdan, binalar, ışıklar,
uzay boşluğu…
Göğsüm
tutunuyor nefessiz kalan kalbime… Yetişemiyorum
insanlara, alıştığım
sesleri kısıyorum kulaklarımda… Meşgule alıyorum kendimi… susuz kalan insana nerden can
suyu verilir bilemiyorum… Kendime yetişemiyorum…
susuzluğuma yetişemiyorum…
Otobüs gittikçe kalabalıklaşıyor… kalabalıklaştıkça insanlar homurdanıyor… Homurdanan kalabalıkta
şoför
yalnız… şoför
suskun… Şoför
sağa sola yalpalıyor… homurtu yükseliyor… ''
duracak'' elim düğmede
''durdu'' indim…
Otobüs uzaklaşıyor… içimden dışa doğru…
Yürüyorum… Göz bebeklerim fal taşı… sesler kornalar yol boyu…
aklım hala otobüste… Homurtular yükseliyor… mutsuzluk yükseliyor… öfke otobüsün
tavanında… yanlış
algı camlarda… despotik tırmanış otobüsün
her yerinde… ego dolu otobüs… kısalan umutlar, yenmiş tırnaklar…
kimsenin kalbi kimsenin kalbine yetişemiyor...
Güç şoförde,
güç koltukta.
Eve varıyorum, evim olamayan eve… daraldığımda
vakit geçireyim diye anahtarını bıraktığı arkadaşımın evi… “kaç kişinin böyle arkadaşı
kaldı?” diye düşünmeden
edemiyorum… Ev kalbim kadar, fotoğraf
yok duvarda… masada da yok... Fotoğraf
pencerede… Deniz, pencereden az da olsa görünüyor… güvercin konmuş balkona, bokunu bırakıp gidiyor… Uzanıyorum koltuğa, üçüncü yenileri açıyorum, kurtarıcım şarkılar…
içime akıyorum, eski yeni ne varsa tutunuyorum şarkılarla... ara sıra başımı kaldırıyorum, denizi görmeye çalışıyorum
pencerenin kenarından…
Perdeleri ve gözlerimi hiç kapatmıyorum… evin etrafını kısa sürede saran yeni
binaları düşünüyorum,
bu şehirde de yapılan tek iş artık
beton… betoncuklar… insan bunun neresinde… insan mutluluk sergileyen
bilbordlarda… çevre beton, insan beton… betona uyumlu insan… soğuk ve duygusuz… yediğiyle içtiğiyle
hasta … hissetmediği
duyguya uyumlu… büyük şehirde
betonla barışık
güneşe karşı yılgın kalabalık…
Nazım dönüyor kafamda
''… Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
… kabahat senin,
— demeğe
de dilim varmıyor
ama —
kabahatin çoğu
senin… 'senin' canım kardeşim..''
, kafam kalabalık etraf kalabalık, kelimeler birbirine değdikçe sürüler geçiyor kalbimden..
Yıkıyor ortalığı kalabalık sürüler…
Rana ÖZTÜRK

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder