3 Haziran 2018 Pazar

PİKSEL PİKSEL HİKÂYELER | KALABALIK

Rana Öztürk, yayıma hazırlayan : Ziya Şefik Atun, 3 Haziran 2018, FT.B. 00148
. 
     Yağmur değdikçe yeryüzüne fotoğraflıyorum yerin yüzünü,.. nasıl kaybettiysem kendimi saati geç fark ediyorum… yıllardır yağmurda bile beni yarı yolda bırakmayan makinemi yerleştiriyorum kılıfınla… İnsan makinesini sever mi?, seviyorum ben… gülümsüyorum… beni kalpten kalbe, insandan insana taşıyan arkadaşım…

     Yağmur omuzlarımda diniyor… Toprak yağmura doydu, beton aç… asfalt aç… Otobüs durağına koşuyorum, … Otobüsteyim… kalabalık bugün, herkes iftara yetişme telaşında… herkes aç… toprak doymuş… Camdan yansıyan kızın omuzuna düşen saçlarına bakıyorum… Güzelliklere karşı içinde sevgi taşıyan insanlar, yaşamına da sürekli güzel şeyler girsin istermiş… 

Çiçekli elbiseleriyle duran kalabalık… Öğle yemeğini unuttum… limonatada şekeri unuttum… kızgınlığımı unuttum… iki gün önceyi… dilimdeki yarayı… çirkinliği unuttum… güzelliği hatırladım… sevmeyi hatırladım… teslimiyeti… kavga yok… kanatları hatırladım… birinin kollarında… mutlu masalları… kelebek olmuş böcekleri..  ;)

     Otobüste yılgın bir keyifsizlik var… insanları ellerindeki telefonları bile oyalayamıyor… ben de uyum sağlıyorum keyifsizliğe… kalabalığa… bakıyorum telefonuma… hızlıca bakıyorum ne olmuş, ne olmamış, kim gülmüş, kim ağlamamış, kim kendini kandırmış… kim ülkeyi kandırmış… baktıkca her şey aynı tekdüzelikte, güzellikte çirkinlikte aynı yerde duruyor… sıkılıyorum bakmaktan… Telefonu atıyorum çantama… kendi kendine yetemeyenler için susmaya tahammülüm yok bugün... Otobüs kalabalık, herkes kalabalık, herkes bir dinde, bir partide, bir camiada, bir grupta, bir kulüpte… kalabalık… desteksiz, ayakta değil… koltuk değneği... kendiyle yalnız… koltuk değneksiz yalnız… Otobüsün arka kapısı gıcırdıyor, susmasını diliyorum... zamanımı yutan otobüs kapısı... Hikayeler otobüs kapısında… hikayeler camın kıyısında… “benim size ihtiyacım yok!” diyen genç yapışmış cama, ses kulaklığında… hikayesi kulaklığında… belli, kız kalbini yemiş bugün… kabuklarını kırmadan yemiş. yok saymış hayat bugün onu…

     Otobüsün ortalarında oturan teyze sarılmış çantasına, hikayesi kucağında… kucağında çantası… ömür, ömrü... hayallerini, çocuklarını nasıl da sığdırmış o çantaya… sıkı sıkı sarılmış son atımlık umutlarına… Otobüsün çamurlu camı kendini yıkıyor bugün… ağaçlar geçiyor camdan, binalar, ışıklar, uzay boşluğu… Göğsüm tutunuyor nefessiz kalan kalbime… Yetişemiyorum insanlara, alıştığım sesleri kısıyorum kulaklarımda… Meşgule alıyorum kendimi… susuz kalan insana nerden can suyu verilir bilemiyorum… Kendime yetişemiyorum… susuzluğuma yetişemiyorum… Otobüs gittikçe kalabalıklaşıyor… kalabalıklaştıkça insanlar homurdanıyor… Homurdanan kalabalıkta şoför yalnız… şoför suskun… Şoför sağa sola yalpalıyor… homurtu yükseliyor… '' duracak'' elim düğmede ''durdu'' indim…
Otobüs uzaklaşıyor… içimden dışa doğru… Yürüyorum… Göz bebeklerim fal taşı… sesler kornalar yol boyu… aklım hala otobüste… Homurtular yükseliyor… mutsuzluk yükseliyor… öfke otobüsün tavanında… yanlış algı camlarda… despotik tırmanış otobüsün her yerinde… ego dolu otobüs… kısalan umutlar, yenmiş tırnaklar… kimsenin kalbi kimsenin kalbine yetişemiyor... Güç şoförde, güç koltukta.

     Eve varıyorum, evim olamayan eve… daraldığımda vakit geçireyim diye anahtarını bıraktığı arkadaşımın evi… “kaç kişinin böyle arkadaşı kaldı?” diye düşünmeden edemiyorum… Ev kalbim kadar, fotoğraf yok duvarda… masada da yok... Fotoğraf pencerede… Deniz, pencereden az da olsa görünüyor… güvercin konmuş balkona, bokunu bırakıp gidiyor… Uzanıyorum koltuğa, üçüncü yenileri açıyorum, kurtarıcım şarkılar… içime akıyorum, eski yeni ne varsa tutunuyorum şarkılarla... ara sıra başımı kaldırıyorum, denizi görmeye çalışıyorum pencerenin kenarından… Perdeleri ve gözlerimi hiç kapatmıyorum… evin etrafını kısa sürede saran yeni binaları düşünüyorum, bu şehirde de yapılan tek iş artık beton… betoncuklar… insan bunun neresinde… insan mutluluk sergileyen bilbordlarda… çevre beton, insan beton… betona uyumlu insan… soğuk ve duygusuz… yediğiyle içtiğiyle hasta … hissetmediği duyguya uyumlu… büyük şehirde betonla barışık güneşe karşı yılgın kalabalık…
Nazım dönüyor kafamda
''… Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
 kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama
kabahatin çoğu senin… 'senin' canım kardeşim..''
, kafam kalabalık etraf kalabalık,  kelimeler birbirine değdikçe sürüler geçiyor kalbimden.. Yıkıyor ortalığı kalabalık sürüler… 

Rana ÖZTÜRK

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder