10 Haziran 2018 Pazar

PİKSEL PİKSEL HİKÂYELER | TESELLİ


Rana Öztürk, yayıma hazırlayan : Ziya Şefik Atun, 10 Haziran 2018, FT.B. 00158.

     Geçici inançlar durağı… dönemlik sezonluk… Gülümsüyorum, gözlerimi açıyorum güne... miş mış gibi sezonu açılalı epey oldu... seviyor-muş... inanıyor-muş... ağlıyor-muş... gidiyor-muş... geliyor-muş...  sahtecilik sezonu...  Sahte olanı daha çok sevme arzusu... aşk gibi gerçeğin dışındakini sevmek...  sanat gibi taklidini daha çok almak... Uyuyamadım, tüm gece rüyalar içinde gerçeği, gerçeğin içinde sahteliği sayıkladım... uykunun içinde uyku, uykunun içinde uyanık...  “öğleden sonra uyku borcumu öderim!” diye geçiriyorum aklımdan...  teselli... kendime teselli...  hafta sonu erkenden okula gitmenin tesellisi...
kimin âhı... haziranın  âhı...  öğretmen tatilini sevmeyenlerin  âhı... hafta sonu okula gitmenin tesellisi yok âhı var...  neyse ki, planım yoktu, uzun süredir yedek kulübesinde bekliyorum zaten... oyun dışı kalalı çok oldu... Edebiyatın tesellisi yok... Edebiyat, hayatın tesellisi... bir kaç cümle bir iki şiir ... işte sana teselli... sosyal medyada kelimelere hissedar da değilim, formüle edilmiş bir kaç cümleyle geçiyor hayat... ne diyordum? -  uykusuz geçen günleri katmalı ömre!... kahvaltı da yapmıyorum...  kahvemi boca ediyorum boş mideme... çikolata atıyorum yanında...  fesleğenime su veriyorum... kırılmış dalından öpüyorum... kırılmış yerinde minnacık baloncuklar var... iyileşiyor mu?... sevgi iyileştiriyor dokunduğu yeri...    telefonuma bakıyorum yazmış yine en güzelinden kalbime.... emoji koymayı düşünüyorum yazısız... sonra her şey anlamsızlaşıyor... anlam verecek emoji yok... yazarak anlaşmak zor... kalpten kalbe kolay... ilk sevgilim geliyor aklıma, Tiyatro oyuncusu olmuş, bense öğretmen... o çemberin  şında ben içinde... tembeldi zâten, çemberin içinde ölürdü...  ben çemberin içinde idâre eden... ayaklarım gelgitli, yüreğim zâten salıncakta... Mutfağıma ışık düşüyor bu sabah öyle sert ki... telefonla çekmeliyim gölgemi, benden içeri olanı...  çekiyorum ... atıyorum instagrama... kontrastı yükselt, belirsizlikler bırak fllu olsun!...  moda böyle ya!... çek hemen! ...paylaş!,  koş!... ağla!... gül!... tüket!... tüket-me!... sistem iyi satıyor kendini, belirsizliğini... belirsiz  fotoğraflar... belirsiz hayatlar... içinde yalnızlıklar... fllu da çektin mi,  işte oldu sana sanat eseri!...  sanatın tesellisi Fotoğraf... insanın tesellisi Fotoğraf... izleyicisi de tatmin olmuş değil, üreticisi de...  Öyle ki,  dünyanın en iyi, en sarsıcı açlık fotoğrafını çeken ama izleyicisini  bir türlü tatmin edemeyen Kevin Karter (Kevin Carter), çocukların oyun oynadıkları eğitim merkezine arabayla park ederek... Kulağına walkmanı da takarak , pikabın egzozunu oturduğu yere vererek intihar etmedi mi?... izleyici için bir nebze teselli... intihar... fotoğrafçı içinse 'alın size teselli' intiharı!...

Sudan'daki kıtlık esnâsında 1 Mart 1993 yılında fotoğrafçı Kevin Karter (Kevin Cartır) çektiği bu fotoğrafla1994 senesinde Pulitzer ödülünü kazanmıştır. Açlıktan muzdarip çocuk Birleşmiş Milletler'in yardım kampının bir kilometre uzağındadır ve kampa ulaşmağa çalışmaktadır; bitkindir, peşindeki akbaba ölmesini beklemektedir. Kevin Karter fotoğrafı çektikten hemen sonara oradan ayrılmıştır ve üç ay sonra girdiği ruh çöküntüsü neticesinde 27 Temmuz 1994 târihinde intihar etmiştir. Çocuğa yardım etmemesinin ya da edemeyişiin sebeplerini açıklamıştır.
 
     Saate bakıyorum, apar topar üstümü giyiniyorum, duş yok... duşsuz bir sabah, boca ediyorum parfümü üstüme... geceyi sindirmeden okula... “iş” değil ... “okul” diyoruz... ev gibi, yuva gibi. düşlemek istiyoruz...

     …evi nicedir temizlemiyorum,  “borcum olsun gelecek hafta sonuna!” diyorum... bu gün uyku borcumu ödeyeceğim... sevgi borcum yok... kredi kartı borcumu öderim bir ara...  meslektaşımın da borcu var bana ah... ah borcu yalnız bana mı!... diğer  âhını aldıklarına da borcu var... öder elbet bir gün... şimdi kalbimi yormaya gerek yok!... yedek kulübesindeyim, nicedir dövüşmüyorum zaten...  üstelik savaşmak da sevişmek de eğlenceli dönmüyor şehirlerde...  meselâ, gece karanlığında eve dönemiyor kadınlar...  

     Yaz sabahı... bu gün yaz değil çöl sabahı... Arabadaki klima da kâr etmiyor güneşin yakıcılığına... Neyse ki  trafik ılık akıyor...  Trafik kâbiliyetli bu gün... kâbiliyetsiz tarih düşüyor aklıma... kâbiliyetsizliklerin  yorumu tarih... dilek kipi tarihi : “o olursa, her şey değişir”... şart kipi tarihi... şartlı tarih : “ ben seçilirsem, yaparım!”... ya yeşil ışık yanıyor olsaydı, aramızda olamayacaktı ve tarih tamamen değişecekti... ''ya o olmasaydı…? ''... ''o gün  midesinden rahatsızlanmasaydı,  yerine o geçecekti...” metresiyle yakalanmasaydı,  halkın güveni yitmeyecekti...'' falan filan... tarih keşkelerin ihtimallerin ve çaresizliklerin kâbiliyetsiz toplamı... katıksız kelebek etkisi... yok yok! Bu gün bunları söyleyip de hissedar yapmayacağım kendimi kelimelere... öfkemi kusmayacağım...  Trafik sâkin... trafik iyi bu gün... nice zamandır etrafım kötülükle dolu... kötülerle değil... kötülük eylemiyle... büyüdükçe büyüyor öfkesini kusanlar, kötü düşünen kötü olmayanlar... kötü ne kötüymüş!... öyle bulaşıyor ki,  her yere... kin tutuyor kötülük... çirkini büyütüyor... çizme giydiriyor herkese, çamurlu çizmeler... çiçekli bahçelerde geziniyorlar... bazen evin içine, bazen bir okula bazen bir hastaneye giriyor... bazen de bir baba giyiyor çizmeyi... giriyor o çizmelerle eve... ama çok geç anneye bulaştı bile... geçen gün bir arkadaşımla kafede oturuyoruz giymiş çizmelerini etrafına sürtüyor... telefonuma mesajla geliyor bazen..., bazen çizmeyi giyen fotoğrafçıya rastlıyorum... fotoğrafçının işi zor... çok geziyor... gezerken mi bulaşmış, birileri mi giydirmiş zorla ayırt edemiyorum... yürüyüşü kararsız... Fotoğrafı flu...

     Soykırım yalnızca bir sınav sorusu... Kötücül de yalnızca bir çıkar mevzûsu ... mevzû derin... derin bir girdap... bir şairin dediğini unutamıyor kalbim... “insan kalbinin rengini bulaştırır etrafındakilere”... elden ele ... sürte sürte... ne bulaştırıyoruz insanlara? ne bulaştırdınız bu ülkeye?...

Rana Öztürk

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder