Ziya Şefik Atun.
15 Nisan 2018, FT.B. 00055.
Fotosek Fotoğraf
Akşamları’nın
12 Nisan 2018 günkü konuğu
belgesel ve toplumsal belgesel fotoğrafçı ve öğretim
görevlisi Özcan Ağaoğlu’ydu.
Fotosek Fotoğraf Akşamları bu
yıl her hafta Perşembe
akşamı
Mürsel Yağcıoğlu’nun Art-Istannbul Fotoğraf Kafesi’nde düzenleniyor. Bu fotoğraf sunumu ve sohbetinde bildiğim fakat yete-rince incelemediğim çok
yönlü ve birikimli bir fotoğrafçıyla,
Özcan Ağaoğlu’yla tanıştım.
Özcan Ağaoğlu Adana’da doğmuştur. Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi E.L.T. ve Anadolu Üniversitesi Görsel-İşitsel Teknikler ve Medya Yapımcılığı bölümü mezunudur. Fotoğrafları bir çok ülkede sergilenmiş; dergi, gazete ve kitaplarda yayınlanmıştır. İstanbul Modern Sanatlar Müzeri (İstanbul Modern) ve İstanbul Fotoğraf Müzesi koleksiyonlarında fotoğrafları bulunmaktadır. Toplumsal Belgesel fotoğraf çalışmakta olan Özcan Ağaoğlu, beş yıl süren “Tren” projesini 2003 yılında tamamlayarak Turksel (Turkcell)’in desteğiyle sergilemiş ve kitabını yayımlamıştır. İki yıl süren “Sokakların Sesi Küba” projesini 2006 yılında tamamlayarak Leica/Panatel’in desteğiyle sergilemiş ve kitabını yayımlamıştır.2006 yılında İran üzerine yaptığı çalışmasını 2009 yılında tamamlamış ve “İranabak” ismini taşıyan sergisi ve aynı adlı kitabı Anadolu Kültür desteğiyle halka sunulmuştur. Birçok üniversite ve sivil toplum kuruluşlarında “Modern Sanatta Fotoğrafın Yeri ve Değeri”, ”Belgesel Fotoğraf” konusunda söyleşiler yapmıştır. Fotoğrafta orta bölgenin en değerli yer olduğunu kanıtlayan “Sinirbilimsel Fotoğraf / Neuro Photography” adıyla bir araştırma yapmıştır. Çukurova Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Temel Fotoğrafçılık, Belgesel Fotoğrafçılık ve Pazarlamada Görsel Hikaye Anlatımı dersleri vermektedir.
Özcan Ağaoğlu’num Fotosek Fotoğraf Akşamı’nda sunacağı esas çalışması İranabak adlı çalışması olmasına rağmen diğer çalışmalarından hazırladığı kısa bir seçki sunumuyla bize güzel bir sürpriz hazırlamıştı, keyifle izledik.
Özcan Ağaoğlu fotoğrafçılık hayatının başlarında çeşitli fotoğraf dallarını denedikten sonra 1989 senesinde belgesel ve toplumsal belgesel fotoğrafçılığı yapmağa karar vermiş ve o günden sonra başka bir fotoğraf dalıyla ilgilenmemiş, sadece belgesel ve toplumsal belgesel fotoğrafa yoğunlaşmıştır. tüm dikkatini, zamanını ve emeğini.
İranabak adlı çalışmasında
Özcan Ağaoğlu’nun
İran’da
kadınları çok yakından fotoğrafladığını görünce izleyiciler, bunu nasıl
başardığını sorduklarında, Özcan Ağaoğlu,
İran’ın çok eski ve derin bir sanat
tarihine, geleneğine
sahip olduğunu ve belki de bu
sebeple fotoğraftan çekinmediklerini belirtti.
Yakınlarda İran’a
fotoğraf gezisi düzenleyen ve Fotosek Fotoğraf Akşamları’nın düzenleyicisi Sadık Üçok da İran’da
fotoğraf çekerken
yaşadığı deneyimi de bu vesileyle
bize aktardı.
Sadık Üçok da Özcan Ağaoğlu’nu söylediklerini doğruladı ve İranlıların fotoğraflarının çekilmesini istememeleri
halinde sadece fotoğraf
çekene sırtlarını döndüklerini ancak kesinlikle
kaba bir tavır
sergilemediklerini belirtti.
Özcan Ağaoğlu, İranaBak
çalışmasını hiçbir kurumun desteklemek
istemediğini ve sonunda Osman Kavala ve Ece
Temelkuran’ın bu çalışmayı sahiplenerek desteklediklerini
ve bu destek sayesinde İranaBak
çalışmasının hayata geçirebildiğini belirtti.
Özcan Ağaoğlu, İranaBak
adlı çalışmasında yalnızca İran’daki
günlük toplum hayatını fotoğraflamakla yetinmeyip, pek çok profesyonel fotoğrafçının bile kolay kolay göze alamayacağı
bir işe kalkışarak
İran’daki
uyuşturucu dünyasının bir kesitini de sunmuş bize. Bu fotoğrafları çekebilmek
için Özcan Ağaoğlu
her türlü tehlikeyi göze almış,
kah polisin kah mafyanın hedefi olmuş,
polis ve mafya tarafından
takibe alınmış ve
gün olmuş polisten kaçarken farkında olmadan çıkmaz bir sokağa girdiğinde
bir taraftan da mafya tarafından takip edildiğini
ve yakalanmak üzere
olduğunu anlayınca geri dönüp
polise sığındığını bu akşam bize, en azından bizim için, tatlı bir anı olarak anlattı; “Denize düşen
yılana sarılır!” atasözünün ne anlama geldiğini tam olarak o gün anladım.” Cümlesiyle de o
an yaşadığı
duyguyu ifade etti.
İran’da uyuşturucu kullananların pek çoğunun uyuşturucu
iğnelerini birbirlerine vererek aynı iğneyi kullandığını ve bu sebeple edinilmiş bağışıklık yetersizliği hastalığının (A.I.D.S.) uyuşturucu kullananlar arasında ve eşinin hastalığından bihaber eşleri arasında son derece yaygın olduğunu belirtti.
Özcan Ağaoğlu, İran’da uyuşturucu dünyasını
fotoğraflarken, uyuşturucu iğnesini
ona arkasından saplamak isteyen bir uyuşturucu
bağımlısının saldırısından yardımcısının onu bağırarak
uyarması sayesinde son anda nasıl kurtulduğunu anlattıktan sonra bu uyuşturucu bağımlısının fotoğrafını da, onu ikna ederek çektiğini anlatınca hepimizin aklına gelen soruldu Ağaoğlu’na : “Bu insanların bu
kadar içine nasıl girebildiniz?” Pek çoğumuz
Özcan Ağaoğlu’nun “Orada birilerini buldum” vb. cevaplar vereceğini sanırken, Özcan Ağaoğlu,
“Eğer bir projeyi hakikaten yapmak
istiyorsanız, onu yaparsanız” diye cevap verdikten sonra “bir projeyi yarım
yamalak ucundan tutarak yapamazsınız” diye bitirdi cevabını. Ancak, uyuşturucu dünyası vb. konuları, hangi ülke
olursa olsun, çalışmanın zor ve tehlikeli olduğunu da ekledi.
Özcan Ağaoğlu, batılı
fotoğrafçıların kendi ülkelerin haricindeki ülkeleri, o ülkelerin insanlarını, o ülkelerdeki toplum hayatını
oryantalist bakış açısıyla fotoğrafladıkla-rını, onların hikayelerini oryantalist
bakış açısıyla çektikleri fotoğraflarla anlattıkla-rını ve bu sebeple ortaya
birbirine benzer fotoğraf
ve hikayelerin çıktığını belirtti. Özcan Ağaoğlu’na göre, belgesel fotoğraf bağlamında, bir ülkede, bölgede, mahalle-de; oradaki
hayatı yansıtmak maksadıyla,
sadece yaşlı insanların, çarşaflı
kadınla-rın, sümüklü çocukların fotoğrafları çekenler
bilerek ya da bilmeyerek o insanları ve
bölgeleri sömürmektedir. Hakiki hayat ve
toplum hakiki manada belgele-necekse, o toplumun ve hayatın içine girilmeli ve
hayat ve toplum birebir yaşanmalıdır.
Özcan Ağaoğulu’na
göre, bilhassa belgesel fotoğraf, toplumu belgeleyen fotoğraf, an fotoğrafı
çekerken, fotoğrafçının yönetebildiği, bütünüyle fotoğrafçının hakimiyetinde olan iki
unsur vardır : bunlar, fotoğrafçının fotoğrafını çekeceği özneye,
konuya, sahneye göre komunu ve fotoğraf
makinesinin tetiğine
bastığı
andır; bunları kısaca konum ve an olarak tanımlayabiliriz; bu iki
unsurun dışındaki tüm
unsurlar fotoğrafçının
hakimiyetinin dışındadır. Bu iki unsur çok basit görünmekle birlikte çok zordur bu iki unsuru bir
birine bağlayarak etkili, akılda kalan, insanı çarpan, fotoğrafçıyı tatmin eden fotoğraflar çekmek için kullanabilmek. Fotoğrafı
var eden bu iki unsurdur.
Özcan Ağaoğlu’na
göre pek çok fotoğrafçının yaptığı en büyük hata sadece ana konuya,
olaya, sahneye odaklanmak ve bunun gerisinde ve etrafında olanları yeterince dikkate almamak
ve kullanmamaktır. Yardımcı ya da desteleyen unsurlar olarak adlandırılan bu
unsurların yetkinlikle kullanılması iyi fotoğrafın üretilmesinde son derece önemlidir. Fotoğraftaki ana unsur bütün çevresiyle bir
uyum içinde olmalı, derdini bütün çevresiyle kurduğu bu uyum içinde ve bu uyumun vasıtasıyla
anlatmalıdır.
İzleyenlerden, fotoğrafta kazaların ne kadar yeri olduğuna dair gelen bir soru üzerine Özcan Ağaoğlu,
kazalardan fotoğrafçının ancak hazırlıklı olması halinde gerektiği şekilde
yararlanabileceğini
belirtti. Bu hazırlık fotoğrafçının hem teknik olarak hem
tecrübe olarak hem de zihni ve psikolojik açıdan hazırlığıdır. Tecrübe olarak hazırlık, fotoğrafçının meydana gelebilecek anlık
olayları tahmin edebilme ve sezinleme kabiliyetini ve yukarıda belirtiğimiz konum alma kabiliyetinin yanı sıra
teknik bilgisini ve hazırlığını içermektedir. Bu ikisini hazır eden fotoğrafçı fotoğrafına
zihnen ve psikolojik olarak da yoğunlaşabilir. Fotoğrafçı
teknik olarak, o anda hangi i.s.o.yu, hangi diyaframı ve hangi perde hızını
(enstantaneyi) kullanacağını biliyor ve fotoğraf makinesinde bu ayarları yapmış ise ve buna ek olarak hangi durumda
nasıl konum alacağını ve tetiğe ne zaman basacağını biliyorsa, tüm bunlara hazırsa, fotoğrafçı
artık bütün zihnini ve ruhunu fotoğrafına
yoğunlaştırabilir ve fotoğrafçı
için gerektiği anda sadece tetiğe basmak kalır geriye iyi bir fotoğraf çekmek
için. Belgesel ve an fotoğrafçılığında
fotoğrafçı
asla makinesinin ayarlarıyla,
mercek değiştirmekle, hangi merceği kullanacağını düşünmekle asla vakit ve dikkat
kaybetmemelidir.
Belgesel ve an fotoğrafçısı en az teçhizatla işini görmelidir, Özcan Ağaoğlu’na göre,
mümkün olduğunca küçülmeli, rahat ve hızlı hareket etmelidir. Elinde
tek fotoğraf makinesi ve tek mercek olan fotoğrafçı o
mercekle neyi nasıl göreceğini ve neyin fotoğrafını istediği gibi çekebileceğini
daha fotoğraf makinesini gözüne götürmeden bilecektir; bu onun
karar almasını, yani gereken konumu
hızlıca almasını, değiştirmesini ve tetiğe ne zaman basacağını hızlıca kestirmesini sağlayacaktır. Yanında
pek çok malzeme taşıyan
belgesel fotoğrafçının zihninde, istese de
istemese de, bu teçhizatı
kullanarak daha iyi fotoğraf
çekip çekemeyeceği sorusu dolaşacak, bu teçhizatı kullanmak isteyecek,
bu da onu sürekli karar vermek, sürekli mercek değiştirmek, flaş takıp çıkarmak, filtre seçmek ve bunları takıp çıkarmak vb. ile meşgul edeceğinden
çok yavaşlatacaktır.
Özcan Ağaoğlu’na
göre fotoğraf makinesi fotoğrafçının kolunun, elinin, vücudunun bir
parçası olmalı, fotoğrafçı fotoğraf makinesini bu kadar doğalla ve akıcı şekilde kullanabilmelidir.
Özcan Ağaoğlu, fotoğrafçının elindeki aleti bu kadar
iyi kullanacak kadar ilerlemiş
olması gerektiğine dair, benim Nasrettin Hoca fıkrası
olarak bildiğim, bir Aşık
Veysel kıssası da anlattı : Aşık
Veysel bir gün
pek çok ozanın katıldığı bir konsere davet edilmiş. Ozanlar sırayla çıkıp türkülerini çığırmış ve
en son aşık
Veysel sahneye çıkmış. Aşık
Veysel türkülerini çığırırken de çığırıp sahneyi terk ederken de çok alkışlanmış.
Sahne arkasında
Aşık
Veysel’e biri şunu sormuş : “Diğer ozanların parmakları sapta tellerin üzerinde
gezinip durdu; sizse parmaklarınızı pek gezdirmediniz sazınızın sapının üzerinde
ve diğer ozanlar çeşit çeşit
melodiler çaldılar ama siz hepsinden daha çok alkışlandınız?” Aşık
Veysel, “Onlar hala perdelerini arıyor, ben kendi perdemi
buldum!” demiş.
Bu açıklamaları üzerine, bugünün modası, pek sık sorulan
hatta sorulması muhakkak olan ancak benim pek haz etmediğim soru da soruldu : “Siz hangi fotoğraf makinesini ve hangi merceği kullanıyorsunuz?” Özcan Ağaoğlu’nun üç adet Leica fotoğraf makinesi var ve sadece 35 mm. ve 50
mm. Odak uzunluğu
olan iki mercek kullanıyor
tüm çalışmalarında. 50 mm. Odak uzunluklu mercek
Özcan Ağaoğlu
için yakınsak (zum) mercek. Leica’nın adı geçince doğal olarak “Neden Leica fotoğraf makinesin tercih ediyorsunuz?”
sorunu sormamak olmazdı Özcan Ağaoğlu’na;
Özcan Ağaoğlu
fotoğrafçılığa
bir şekilde Leica fotoğraf makinesiyle başladığını ve hiç değiştirmediğini ancak “Leica fotoğraf makinesinden başka fotoğraf
makinesi kullanmam!” gibi bir tutumunun olmadığını belirtti.
Yakınsak (zum) merceklerle ilgili fikri sorulduğunda, Özcan Ağaoğlu çok
bariz bir şekilde zum
merceklere karşı olduğunu
belirtti : “İnsanla, olayla çalışıyoruz, yakınsak merceğe ne gerek var! Yakınlaşmak istiyorsanız, iki adım atın!”
İran’da uyuşturucu dünyasının içine girerek bu dünyayı, eş cinsel ve çifte cinsellerin barlarına
girerek bu dünyayı fotoğraflayan
Özcan Ağaoğlu’na
doğal olarak “Nasıl izin alıyorsunuz?” sorusu da soruldu. Özcan Ağaoğlu
fotoğraflarını çekerken izin almıyor, fotoğrafı çekiyor. Zira, Özcan Ağaoğlu’na göre, fotoğrafçı
izin almağa teşebbüs
ettiğinde sahnenin ve modelin doğallığı
bozuluyor; ayrıca, izin istediğinde
iki cevap alabilir fotoğrafçı; birincisi evet, ikincisi
hayır; ama her iki durumda da sahnenin ya da öznenin doğallığı
kaybolmuş olur, anı kaçırmış
olur fotoğrafçı. “Evet, çekebilirsin” cevabını
aldığında
fotoğrafçı nasıl
olsa fotoğrafı çekecektir; “Hayır,
çekemezsin” cevabı aldığında, fotoğrafı çekemeyecektir; ama fotoğrafı çeker de özne olumsuz bir tepkide
bulunursa fotoğrafçının niyetini açıklama imkanı doğar ve bu şekilde
doğallığı,
anı kaybolmuş fotoğraf
çekmek yerine özgün ve biricik bir fotoğrafı
biraz zahmete girerek elde etmiş
olur fotoğrafçı.
Özcan Ağaoğlu, hep konuya önem verdiğini, hep konuyu düşündüğünü, o konunun fotoğrafının çekilip çekilemeyeceğini, nasıl fotoğraflanacağını vb. konu üzerinde çalışmağa karar verdikten sonra düşündüğünü söyledi. Özcan Ağaoğlu,
bir fotoğrafçının fotoğraflayacağı konuyu sevmezse o konuyu
fotoğraflayamayacağını belirterek kendisinin için daima konunu öncelikli olduğunu söyledi.
Özcan Ağaoğlu, fotoğrafçının asıl derdinin fotoğrafını çektiği konunun ya da öznenin gerçek hayatını
yakalamak olması gerektiğini
söyleyerek sadece sümüklü çocuk, yaşlı
kadın ya da adam fotoğrafı çekenin, özellikle belgesel ve toplum
belgeseli fotoğrafçılığı
olmadığını, bunun olsa olsa o konuyu
sömürmek olduğunu vurguladı. Bu fikirleri doğrultusunda Türkiye’deki fotoğrafçılığın
da artık değişmesi
ve yeni bir şeyler üretmesi gerektiğini düşündüğünü söyledi. Özcan Ağaoğlu
buna örnek olarak Küba’da puro içen ya da bacağında
puro saran kadınlar,
eski Amerikan arabaları
vb. gibi klasik sahnelerin fotoğraflarını hiç çekmediğini ve bunun yerine Küba’daki gerçek hayatı anlatan fotoğraflar çekmeğe çalıştığını belirtti.
Çukurova Üniversitesi’nde ders vermekte olan Özcan Ağaoğlu,
öğrencilere
fotoğrafta kompozisyon dersi de vermekte
olduğunu ve kompozisyon dersinin en zor konu
olduğunu belirttikten sonra kompozisyonda
kullanılan altın oranın bir safsata olduğunu düşündüğünü, fotoğrafta en önemli bölgenin
fotoğrafın
orta bölgesinin tam orta noktası olduğunu, gözün
fotoğrafta nereye bakarsa baksın, nereleri
dolaşırsa
dolaşsın
mutlaka fotoğrafın ortasında bir şey aradığını ve bunun bebekler üzerinde yaptığı Sinirbilimsel Fotoğraf (Neuro Photography) adlı bilimsel
incelenmesinde de ortaya çıktığını belirtti. Fotoğrafta
en önemli noktanın orta nokta olduğunun en güçlü kanıtının da bir fotoğraf çekilerken
fotoğrafta yer alan kişilerin hep fotoğrafın
orta noktasında
bulunmak isteyip de hiç kimsenin altın orana denk gelen bir bölgede durmayı
aklından bile geçirmemesi olduğunu
söyledi. Seyirciler arasında
bulunan felsefe doçenti Harun Anay da batı sanatında eserin orta noktasının en
çok dikkat çeken nokta olması sebebiyle her zaman Hz. İsa’ya
ayrıldığını ve bu sebeple de diğer önemli
unsurların gücendirilmemesi için altın oran benzeri başka yolların yaratıldığını belirtti
Özcan Ağaoğlu, Türkiye’de
fotoğraf eğitiminde
hala klasik yaklaşımın geçerli olduğunu ve bunun da maalesef kendini yenilemeyen
kişilerin hem örgün eğitim kurumlarında hem de dernek vd.
kuruluşlarda bu eğitimi vermesinden kaynaklandığını
söyledi. Benim şeytanın avukatlığını yapmak maksadıyla soruduğumu belirtiyim “klasik müzikte virtüözlük
denen ve Türkçeye “üstadlık” ya da “büyük ustalık” diye tercüme edilen bir
kavramı vardır. Virtüözlük her bir notanın bire bir hakkını verirken kendi
tarzını da ortaya koyabilmektir. Bu bağlamda
size göre fotoğraf eğitiminde
kuralların yeri nedir?” soruma, ana kuralların mutlaka öğretilmesi ve özümsenmesi gerektiğini ancak öğrencilerin yaratıcılıklarını engellemek için bir bahane olarak ileri
sürülmemesinin şart olduğunu
söyledi ve Fransa’da, klasisizmden koparak çağdaş resmi yaratan izlenimci öncülerin başlarda eserlerini sergileyecek salon
dahi bulamadığını ve bunlara fotoğrafçı
Nadar’ın stüdyosunu açtığını hatırlattı.
Nadar
Fotoğrafta
taklit ve kopya meselesine dair olarak da, Özcan Ağaoğlu,
taklidin önemli
ve verimli bir yol olmasının yanı sıra ustaya da bir
saygı olduğunu ve buna ustaların fotoğraflarının
ya da beğenilen fotoğrafların biteviye birebir kopyalanarak çekilmeğe çalışılmasının, bir noktadan sonra, fotoğrafçıya
ve fotoğrafçılığa
hiçbir şey kazandırmayacağını belirtti.
Özcan Ağaoğlu’nun
sohbetinde en son ele alınan
konu fotoğrafın fotoğraf çekenleri
sağılttığının, rahatlattığının doğru olduğu
ama iyi ve ciddi eserler üretmenin
başka bir yoğunlaşmayı ve
süreci gerektirdiğiydi. Özcan Ağaoğlu
fotoğrafla ciddi olarak ilgilenen herkese
mutlaka birinci sınıf eserler üretmiş kişilerin
eserlerini incelemelerini, onlar üzerinde
çalışmalarını
salık verdi.
Özcan Ağaoğlu bu sohbette söylediklerinin hepsini ve
de aslında tüm fotoğrafçılığı, duyduğumuz ama tekrar tekrar hatırlamamız ve hatırlatmamız gereken
bir cümleyle bitirdi : Hiçbir fotoğraf
insandan daha değerli
değildir!!!
Sohbetin kapanış
konuşmasında
Sadık Üçok, içimizde Özcan Ağaoğlu’nun fikirlerini paylaşmayanlar olabileceğine ama bu akşam Ağaoğlu’ndan
epeyce öğrendiğimizi, faydalandığımızı belirterek kendisine teşekkür
etti.
Çok uzun zamandır hasretini çektiğim derin, farklı bakış açıları sunan ve bunları öğretmenliğinin yanı sıra uygulamalı fotoğrafçılığıyla
hayata geçirmiş bir fotoğrafçının bitmesini hiç arzu etmediğimiz çok güzel, keyifli bir sohbetiydi
Özcan Ağaoğlu’nun sohbeti; Fotosek’e bize
bu fırsatı sunduğu için teşekkür
ediyoruz.
Son söz olarak, seyirciler Özcan Ağaoğlu’na sadece teşekkür
etmekle yetinmeyip kitaplarını da satın alarak Ağaoğlu’nu takdir ettiklerini
eylemleri ve cüzdanlarıyla da ortaya koydu. Benim bildiğim kadarıyla konuğun
kitaplarının konuğa imzalatılarak en fazla satın alınan fotoğraf sohbetlerinden biri oldu bu sohbet.
Ülkemizde pek kitap okunmadığı; genel
olarak meslek, gelir ve eğitim
seviyesi toplumun ortalama seviyesinin üstünde olan bireylerden meydana gelen
fotoğraf camiamızın da bu vebadan uzak
duramadığının aşikar olması sebebiyle Özcan Ağaoğlu’nun
sohbetine katılan ve kitaplarına yoğun
ilgi gösteren dinleyicilerin bu tavrı da ayrıksı, takdir-i şayan ve de örnek alınması ve örnek verilmesi
gereken bir misal olarak hafızama nakşedildi.
Bu vesileyle sohbetlerine, sunumlarına katıldığımız tüm sanatçıların, en azından ilgi duyduğumuz ve hayat tarzımız olduğunu sürekli belirttiğimiz
fotoğrafa dair yayınlarını alıp okumanın, bize bilgi ve şevk katarken eser sahibini de yüreklendirerek
başka eserler vermesi için manevi ve maddi imkanlar
sağlayacağını ve bu eserlerden de önünde
sonunda yine bizlerin yararlanacağını hatırlatmak istiyorum bir kez
daha; Özcan Ağaoğlu’nun Fotosek Fotoğraf Akşamları’ndaki sohbeti bu tavrın ve
uygulamanın somut bir örneğiydi.,
Özcan Ağaoğlu’nun,
ben kendisine kitaplarını imzalamasını rica ettiğimde
“Hangisini?” diye sorunca “Hepsini!” cevabım üzerine gayet içten “Ah ne güzel!”
nidası bir fotoğrafçının kitaplarının, eserlerinin satın
alınmasından ve fotoğrafçıya imzalatılmasından ne
kadar mutlu olduğunun
sesli nişanesi olarak kulaklarımda çınladı.






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder