15 Nisan 2018 Pazar

KADRAJIN YAMUĞU | ÖZCAN AĞAOĞLU'NUN FOTOĞRAF SOBETİNDEN NOTLAR




Ziya Şefik Atun.
15 Nisan 2018, FT.B. 00055.

Fotosek Fotoğraf Akşamları’nın 12 Nisan 2018 günkü konuğu belgesel ve toplumsal belgesel fotoğrafçı ve öğretim görevlisi Özcan Ağaoğlu’ydu. Fotosek Fotoğraf Akşamları bu yıl her hafta Perşembe akşamı Mürsel Yağcıoğlu’nun Art-Istannbul Fotoğraf Kafesi’nde düzenleniyor. Bu fotoğraf sunumu ve sohbetinde bildiğim fakat yete-rince incelemediğim çok yönlü ve birikimli bir fotoğrafçıyla, Özcan Ağaoğluyla tanıştım.


Özcan Ağaoğlu Adana’da doğmuştur. Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi E.L.T. ve Anadolu Üniversitesi Görsel-İşitsel Teknikler ve Medya Yapımcılığı bölümü mezunudur. Fotoğrafları bir çok ülkede sergilenmiş; dergi, gazete ve kitaplarda yayınlanmıştır. İstanbul Modern Sanatlar Müzeri (İstanbul Modern) ve İstanbul Fotoğraf Müzesi koleksiyonlarında fotoğrafları bulunmaktadır. Toplumsal Belgesel fotoğraf çalışmakta olan Özcan Ağaoğlu, beş yıl süren Tren” projesini 2003 yılında tamamlayarak Turksel (Turkcell)’in desteğiyle sergilemiş ve kitabını yayımlamıştır. İki yıl süren Sokakların Sesi Küba projesini 2006 yılında tamamlayarak Leica/Panatel’in desteğiyle sergilemiş ve kitabını yayımlamıştır.2006 yılında İran üzerine yaptığı çalışmasını 2009 yılında tamamlamış ve İranabak ismini taşıyan sergisi ve ay adlı kitabı Anadolu Kültür desteğiyle halka sunulmuştur. Birçok üniversite ve sivil toplum kuruluşlarında Modern Sanatta Fotoğrafın Yeri ve Değeri, Belgesel Fotoğraf konusunda söyleşiler yapmıştır. Fotoğrafta orta bölgenin en değerli yer olduğunu kanıtlayan Sinirbilimsel Fotoğraf / Neuro Photography” adıyla bir araştırma yapmıştır. Çukurova Üniversitesi İletişim Fakültesinde Temel Fotoğrafçılık, Belgesel Fotoğrafçılık ve Pazarlamada Görsel Hikaye Anlatımı dersleri vermektedir.

Özcan Ağaoğlunum Fotosek Fotoğraf Akşamı’nda sunacağı esas çalışması İranabak adlı çalışması olmasına rağmen diğer çalışmalarından hazırladığı kısa bir seçki sunumuyla bize güzel bir sürpriz hazırlamıştı, keyifle izledik.

Özcan Ağaoğlu fotoğrafçılık hayatının başlarında çeşitli fotoğraf dallarını denedikten sonra 1989 senesinde belgesel ve toplumsal belgesel fotoğrafçığı yapmağa karar vermiş ve o günden sonra başka bir fotoğraf dalıyla ilgilenmemiş, sadece belgesel ve toplumsal belgesel fotoğrafa yoğunlaşştır. tüm dikkatini, zamanını ve emeğini.

İranabak adlı çalışmasında Özcan Ağaoğlu’nun İranda kadınları çok yakından fotoğrafladığını görünce izleyiciler, bunu nasıl başardığını sorduklarında, Özcan Ağaoğlu, İran’ın çok eski ve derin bir sanat tarihine, geleneğine sahip olduğunu ve belki de bu sebeple fotoğraftan çekinmediklerini belirtti. Yakınlarda İrana fotoğraf gezisi düzenleyen ve Fotosek Fotoğraf Akşamları’nın düzenleyicisi Sadık Üçok da İranda fotoğraf çekerken yaşadığı deneyimi de bu vesileyle bize aktardı. Sadık Üçok da Özcan Ağaoğlunu söylediklerini doğruladı ve İranlıların fotoğraflarının çekilmesini istememeleri halinde sadece fotoğraf çekene sırtlarını döndüklerini ancak kesinlikle kaba bir tavır sergilemediklerini belirtti.

Özcan Ağaoğlu, İranaBak çalışmasını hiçbir kurumun desteklemek istemediğini ve sonunda Osman Kavala ve Ece Temelkuran’ın bu çalışmayı sahiplenerek desteklediklerini ve bu destek sayesinde İranaBak çalışmasının hayata geçirebildiğini belirtti.

Özcan Ağaoğlu, İranaBak adlı çalışmasında yalnızca İrandaki günlük toplum hayatını fotoğraflamakla yetinmeyip, pek çok profesyonel fotoğrafçının bile kolay kolay göze alamayacağı bir işe kalkışarak İrandaki uyuşturucu dünyasının bir kesitini de sunmuş bize. Bu fotoğrafları çekebilmek için Özcan Ağaoğlu her türlü tehlikeyi göze almış, kah polisin kah mafyanın hedefi olmuş, polis ve mafya tarafından takibe alınmış ve gün olmuş polisten kaçarken farkında olmadan çıkmaz bir sokağa girdiğinde bir taraftan da mafya tarafından takip edildiğini ve yakalanmak üzere olduğunu anlayınca geri dönüp polise sığındığını bu akşam bize, en azından bizim için, tatlı bir anı olarak anlattı; Denize düşen yılana sarılır! atasözünün ne anlama geldiğini tam olarak o gün anladım.” Cümlesiyle de o an yaşadığı duyguyu ifade etti.

İranda uyuşturucu kullananların pek çoğunun uyuşturucu iğnelerini birbirlerine vererek aynı iğneyi kullandığını ve bu sebeple edinilmiş bağışıklık yetersizliği hastalığının (A.I.D.S.) uyuşturucu kullananlar arasında ve eşinin hastalığından bihaber eşleri arasında son derece yaygın olduğunu belirtti.
Özcan Ağaoğlu, İranda uyuşturucu dünyasını fotoğraflarken, uyuşturucu iğnesini ona arkasından saplamak isteyen bir uyuşturucu bağımlısının saldırısından yardımcısının onu bağırarak uyarması sayesinde son anda nasıl kurtulduğunu anlattıktan sonra bu uyuşturucu bağımlısının fotoğrafını da, onu ikna ederek çektiğini anlatınca hepimizin aklına gelen soruldu Ağaoğluna : “Bu insanların bu kadar içine nasıl girebildiniz?” Pek çoğumuz Özcan Ağaoğlunun Orada birilerini buldum vb. cevaplar vereceğini sanırken, Özcan Ağaoğlu, Eğer bir projeyi hakikaten yapmak istiyorsanız, onu yaparsanız” diye cevap verdikten sonra “bir projeyi yarım yamalak ucundan tutarak yapamazsınız” diye bitirdi cevabını. Ancak, uyuşturucu dünyası vb. konuları, hangi ülke olursa olsun, çalışmanın zor ve tehlikeli olduğunu da ekledi.


Özcan Ağaoğlu, batılı fotoğrafçıların kendi ülkelerin haricindeki ülkeleri, o ülkelerin insanlarını, o ülkelerdeki toplum hayatını oryantalist bakış açısıyla fotoğrafladıkla-rını, onların hikayelerini oryantalist bakış açısıyla çektikleri fotoğraflarla anlattıkla-rını ve bu sebeple ortaya birbirine benzer fotoğraf ve hikayelerin çıktığını belirtti. Özcan Ağaoğluna göre, belgesel fotoğraf bağlamında, bir ülkede, bölgede, mahalle-de; oradaki hayatı yansıtmak maksadıyla, sadece yaşlı insanların, çarşaflı kadınla-rın, sümüklü çocukların fotoğrafları çekenler bilerek ya da bilmeyerek o insanları ve bölgeleri sömürmektedir. Hakiki hayat ve toplum hakiki manada belgele-necekse, o toplumun ve hayatın içine girilmeli ve hayat ve toplum birebir yaşanmalıdır.

Özcan Ağaoğuluna göre, bilhassa belgesel fotoğraf, toplumu belgeleyen fotoğraf, an fotoğrafı çekerken, fotoğrafçının yönetebildiği, bütünüyle fotoğrafçının hakimiyetinde olan iki unsur vardır : bunlar, fotoğrafçının fotoğrafını çekeceği özneye, konuya, sahneye göre komunu ve fotoğraf makinesinin tetiğine bastığı andır; bunları kısaca konum ve an olarak tanımlayabiliriz; bu iki unsurun dışındaki tüm unsurlar fotoğrafçının hakimiyetinin dışındadır. Bu iki unsur çok basit görünmekle birlikte çok zordur bu iki unsuru bir birine bağlayarak etkili, akılda kalan, insanı çarpan, fotoğrafçıyı tatmin eden fotoğraflar çekmek için kullanabilmek. Fotoğrafı var eden bu iki unsurdur.

Özcan Ağaoğluna göre pek çok fotoğrafçının yaptığı en büyük hata sadece ana konuya, olaya, sahneye odaklanmak ve bunun gerisinde ve etrafında olanları yeterince dikkate almamak ve kullanmamaktır. Yardımcı ya da desteleyen unsurlar olarak adlandırılan bu unsurların yetkinlikle kullanılması iyi fotoğrafın üretilmesinde son derece önemlidir. Fotoğraftaki ana unsur bütün çevresiyle bir uyum içinde olmalı, derdini bütün çevresiyle kurduğu bu uyum içinde ve bu uyumun vasıtasıyla anlatmalıdır.

İzleyenlerden, fotoğrafta kazaların ne kadar yeri olduğuna dair gelen bir soru üzerine Özcan Ağaoğlu, kazalardan fotoğrafçının ancak hazırlıklı olması halinde gerektiği şekilde yararlanabileceğini belirtti. Bu hazırlık fotoğrafçının hem teknik olarak hem tecrübe olarak hem de zihni ve psikolojik açıdan hazırlığıdır. Tecrübe olarak hazırlık, fotoğrafçının meydana gelebilecek anlık olayları tahmin edebilme ve sezinleme kabiliyetini ve yukarıda belirtiğimiz konum alma kabiliyetinin yanı sıra teknik bilgisini ve hazırlığını içermektedir.  Bu ikisini hazır eden fotoğrafçı fotoğrafına zihnen ve psikolojik olarak da yoğunlaşabilir. Fotoğrafçı teknik olarak, o anda hangi i.s.o.yu, hangi diyaframı ve hangi perde hızını (enstantaneyi) kullanacağını biliyor ve fotoğraf makinesinde bu ayarları yapmış ise ve buna ek olarak hangi durumda nasıl konum alacağını ve tetiğe ne zaman basacağını biliyorsa, tüm bunlara hazırsa, fotoğrafçı artık bütün zihnini ve ruhunu fotoğrafına yoğunlaştırabilir ve fotoğrafçı için gerektiği anda sadece tetiğe basmak kalır geriye iyi bir fotoğraf çekmek için. Belgesel ve an fotoğrafçığında fotoğrafçı asla makinesinin ayarlarıyla, mercek değiştirmekle, hangi merceği kullanacağını düşünmekle asla vakit ve dikkat kaybetmemelidir. 


Belgesel ve an fotoğrafçısı en az teçhizatla işini görmelidir, Özcan Ağaoğluna göre, mümkün olduğunca küçülmeli, rahat ve hızlı hareket etmelidir. Elinde tek fotoğraf makinesi ve tek mercek olan fotoğrafçı o mercekle neyi nasıl göreceğini ve neyin fotoğrafını istediği gibi çekebileceğini daha fotoğraf makinesini gözüne götürmeden bilecektir; bu onun karar almasını, yani gereken konumu hızlıca almasını, değiştirmesini ve tetiğe ne zaman basacağını hızlıca kestirmesini sağlayacaktır. Yanında pek çok malzeme taşıyan belgesel fotoğrafçının zihninde, istese de istemese de, bu teçhizatı kullanarak daha iyi fotoğraf çekip çekemeyeceği sorusu dolaşacak, bu teçhizatı kullanmak isteyecek, bu da onu sürekli karar vermek, sürekli mercek değiştirmek, flaş takıp çıkarmak, filtre seçmek ve bunları takıp çıkarmak vb. ile meşgul edeceğinden çok yavaşlatacaktır.

Özcan Ağaoğluna göre fotoğraf makinesi fotoğrafçının kolunun, elinin, vücudunun bir parçası olmalı, fotoğrafçı fotoğraf makinesini bu kadar doğalla ve akıcı şekilde kullanabilmelidir.

Özcan Ağaoğlu, fotoğrafçının elindeki aleti bu kadar iyi kullanacak kadar ilerlemiş olması gerektiğine dair, benim Nasrettin Hoca fıkrası olarak bildiğim, bir Aşık Veysel kıssası da anlattı : Aşık Veysel bir gün pek çok ozanın katıldığı bir konsere davet edilmiş. Ozanlar sırayla çıkıp türkülerini çığırmış ve en son aşık Veysel sahneye çıkmış. Aşık Veysel türkülerini çığırırken de çığırıp sahneyi terk ederken de çok alkışlanmış. Sahne arkasında Aşık Veysele biri şunu sormuş : Diğer ozanların parmakları sapta tellerin üzerinde gezinip durdu; sizse parmaklarınızı pek gezdirmediniz sazınızın sapının üzerinde ve diğer ozanlar çeşit çeşit melodiler çaldılar ama siz hepsinden daha çok alkışlandınız? Aşık Veysel, Onlar hala perdelerini arıyor, ben kendi perdemi buldum! demiş.
Bu açıklamaları üzerine, bugünün modası, pek sık sorulan hatta sorulması muhakkak olan ancak benim pek haz etmediğim soru da soruldu : Siz hangi fotoğraf makinesini ve hangi merceği kullanıyorsunuz? Özcan Ağaoğlunun üç adet Leica fotoğraf makinesi var ve sadece 35 mm. ve 50 mm. Odak uzunluğu olan iki mercek kullanıyor tüm çalışmalarında. 50 mm. Odak uzunluklu mercek Özcan Ağaoğlu için yakınsak (zum) mercek. Leicanın adı geçince doğal olarak Neden Leica fotoğraf makinesin tercih ediyorsunuz?” sorunu sormamak olmazdı Özcan Ağaoğluna; Özcan Ağaoğlu fotoğrafçılığa bir şekilde Leica fotoğraf makinesiyle başladığını ve hiç değiştirmediğini ancak Leica fotoğraf makinesinden başka fotoğraf makinesi kullanmam!” gibi bir tutumunun olmadığını belirtti.
Yakınsak (zum) merceklerle ilgili fikri sorulduğunda, Özcan Ağaoğlu çok bariz bir şekilde zum merceklere karşı olduğunu belirtti : “İnsanla, olayla çalışıyoruz, yakınsak merceğe ne gerek var! Yakınlaşmak istiyorsanız, iki adım atın!”
İranda uyuşturucu dünyasının içine girerek bu dünyayı, eş cinsel ve çifte cinsellerin barlarına girerek bu dünyayı fotoğraflayan Özcan Ağaoğlu’na doğal olarak Nasıl izin alıyorsunuz? sorusu da soruldu. Özcan Ağaoğlu fotoğraflarını çekerken izin almıyor, fotoğrafı çekiyor. Zira, Özcan Ağaoğluna göre, fotoğrafçı izin almağa teşebbüs ettiğinde sahnenin ve modelin doğallığı bozuluyor; ayrıca, izin istediğinde iki cevap alabilir fotoğrafçı; birincisi evet, ikincisi hayır; ama her iki durumda da sahnenin ya da öznenin doğallığı kaybolmuş olur, anı kaçırmış olur fotoğrafçı. Evet, çekebilirsin” cevabını aldığında fotoğrafçı nasıl olsa fotoğrafı çekecektir; “Hayır, çekemezsin” cevabı aldığında, fotoğrafı çekemeyecektir; ama fotoğrafı çeker de özne olumsuz bir tepkide bulunursa fotoğrafçının niyetini açıklama imkanı doğar ve bu şekilde doğallığı, anı kaybolmuş fotoğraf çekmek yerine özgün ve biricik bir fotoğrafı biraz zahmete girerek elde etmiş olur fotoğrafçı.

Özcan Ağaoğlu, hep konuya önem verdiğini, hep konuyu düşündüğünü, o konunun fotoğrafının çekilip çekilemeyeceğini, nasıl fotoğraflanacağını vb. konu üzerinde çalışmağa karar verdikten sonra düşündüğünü söyledi. Özcan Ağaoğlu, bir fotoğrafçının fotoğraflayacağı konuyu sevmezse o konuyu fotoğraflayamayacağını belirterek kendisinin için daima konunu öncelikli olduğunu söyledi.
Özcan Ağaoğlu, fotoğrafçının asıl derdinin fotoğrafını çektiği konunun ya da öznenin gerçek hayatını yakalamak olması gerektiğini söyleyerek sadece sümüklü çocuk, yaşlı kadın ya da adam fotoğrafı çekenin, özellikle belgesel ve toplum belgeseli fotoğrafçığı olmadığını, bunun olsa olsa o konuyu sömürmek olduğunu vurguladı. Bu fikirleri doğrultusunda Türkiye’deki fotoğrafçığın da artık değişmesi ve yeni bir şeyler üretmesi gerektiğini düşündüğünü söyledi. Özcan Ağaoğlu buna örnek olarak Kübada puro içen ya da bacağında puro saran kadınlar, eski Amerikan arabaları vb. gibi klasik sahnelerin fotoğraflarını hiç çekmediğini ve bunun yerine Kübadaki gerçek hayatı anlatan fotoğraflar çekmeğe çalışğını belirtti.

Çukurova Üniversitesi’nde ders vermekte olan Özcan Ağaoğlu, öğrencilere fotoğrafta kompozisyon dersi de vermekte olduğunu ve kompozisyon dersinin en zor konu olduğunu belirttikten sonra kompozisyonda kullanılan altın oranın bir safsata olduğunu düşündüğünü, fotoğrafta en önemli bölgenin fotoğrafın orta bölgesinin tam orta noktası olduğunu, gözün fotoğrafta nereye bakarsa baksın, nereleri dolaşırsa dolaşsın mutlaka fotoğrafın ortasında bir şey aradığını ve bunun bebekler üzerinde yaptığı Sinirbilimsel Fotoğraf (Neuro Photography) adlı bilimsel incelenmesinde de ortaya çıktığını belirtti.  Fotoğrafta en önemli noktanın orta nokta olduğunun en güçlü kanıtının da bir fotoğraf çekilerken fotoğrafta yer alan kişilerin hep fotoğrafın orta noktasında bulunmak isteyip de hiç kimsenin altın orana denk gelen bir bölgede durmayı aklından bile geçirmemesi olduğunu söyledi. Seyirciler arasında bulunan felsefe doçenti Harun Anay da batı sanatında eserin orta noktasının en çok dikkat çeken nokta olması sebebiyle her zaman Hz. İsaya ayrıldığını ve bu sebeple de diğer önemli unsurların gücendirilmemesi için altın oran benzeri başka yolların yaratıldığını belirtti

Özcan Ağaoğlu, Türkiyede fotoğraf eğitiminde hala klasik yaklaşımın geçerli olduğunu ve bunun da maalesef kendini yenilemeyen kişilerin hem örgün eğitim kurumlarında hem de dernek vd. kuruluşlarda bu eğitimi vermesinden kaynaklandığını söyledi. Benim şeytanın avukatlığını yapmak maksadıyla soruduğumu belirtiyim “klasik müzikte virtüözlük denen ve Türkçeye “üstadlık” ya da “büyük ustalık” diye tercüme edilen bir kavramı vardır. Virtüözlük her bir notanın bire bir hakkını verirken kendi tarzını da ortaya koyabilmektir. Bu bağlamda size göre fotoğraf eğitiminde kuralların yeri nedir?” soruma, ana kuralların mutlaka öğretilmesi ve özümsenmesi gerektiğini ancak öğrencilerin yaratıcılıklarını engellemek için bir bahane olarak ileri sürülmemesinin şart olduğunu söyledi ve Fransa’da, klasisizmden koparak çağdaş resmi yaratan izlenimci öncülerin başlarda eserlerini sergileyecek salon dahi bulamadığını ve bunlara fotoğrafçı Nadar’ın stüdyosunu açtığını hatırlattı.

 Nadar

Fotoğrafta taklit ve kopya meselesine dair olarak da, Özcan Ağaoğlu, taklidin önemli ve verimli bir yol olmasının yanı sıra ustaya da bir saygı olduğunu ve buna ustaların fotoğraflarının ya da beğenilen fotoğrafların biteviye birebir kopyalanarak çekilmeğe çalışılmasının, bir noktadan sonra, fotoğrafçıya ve fotoğrafçılığa hiçbir şey kazandırmayacağını belirtti.

Özcan Ağaoğlunun sohbetinde en son ele alınan konu fotoğrafın fotoğraf çekenleri sağılttığının, rahatlattığının doğru olduğu ama iyi ve ciddi eserler üretmenin başka bir yoğunlaşmayı ve süreci gerektirdiğiydi. Özcan Ağaoğlu fotoğrafla ciddi olarak ilgilenen herkese mutlaka birinci sınıf eserler üretmiş kişilerin eserlerini incelemelerini, onlar üzerinde çalışmalarını salık verdi.

Özcan Ağaoğlu bu sohbette söylediklerinin hepsini ve de aslında tüm fotoğrafçılığı, duyduğumuz ama tekrar tekrar hatırlamamız ve hatırlatmamız gereken bir cümleyle bitirdi : Hiçbir fotoğraf insandan daha değerli değildir!!!


Sohbetin kapanış konuşmasında Sadık Üçok, içimizde Özcan Ağaoğlunun fikirlerini paylaşmayanlar olabileceğine ama bu akşam Ağaoğlundan epeyce öğrendiğimizi, faydalandığımızı belirterek kendisine teşekkür etti.

Çok uzun zamandır hasretini çektiğim derin, farklı bakış açıları sunan ve bunları öğretmenliğinin yanı sıra uygulamalı fotoğrafçığıyla hayata geçirmiş bir fotoğrafçının bitmesini hiç arzu etmediğimiz çok güzel, keyifli bir sohbetiydi Özcan Ağaoğlunun sohbeti; Fotosek’e bize bu fırsatı sunduğu için teşekkür ediyoruz. 
Son söz olarak, seyirciler Özcan Ağaoğluna sadece teşekkür etmekle yetinmeyip kitaplarını da satın alarak Ağaoğlunu takdir ettiklerini eylemleri ve cüzdanlarıyla da ortaya koydu. Benim bildiğim kadarıyla konuğun kitaplarının konuğa imzalatılarak en fazla satın alınan fotoğraf sohbetlerinden biri oldu bu sohbet. Ülkemizde pek kitap okunmadığı; genel olarak meslek, gelir ve eğitim seviyesi toplumun ortalama seviyesinin üstünde olan bireylerden meydana gelen fotoğraf camiamızın da bu vebadan uzak duramadığının aşikar olması sebebiyle Özcan Ağaoğlu’nun sohbetine katılan ve kitaplarına yoğun ilgi gösteren dinleyicilerin bu tavrı da ayrıksı, takdir-i şayan ve de örnek alınması ve örnek verilmesi gereken bir misal olarak hafızama nakşedildi. Bu vesileyle sohbetlerine, sunumlarına katıldığımız tüm sanatçıların, en azından ilgi duyduğumuz ve hayat tarzımız olduğunu sürekli belirttiğimiz fotoğrafa dair yayınlarını alıp okumanın, bize bilgi ve şevk katarken eser sahibini de yüreklendirerek başka eserler vermesi için manevi ve maddi imkanlar sağlayacağını ve bu eserlerden de önünde sonunda yine bizlerin yararlanacağını hatırlatmak istiyorum bir kez daha; Özcan Ağaoğlunun Fotosek Fotoğraf Akşamları’ndaki sohbeti bu tavrın ve uygulamanın somut bir örneğiydi., Özcan Ağaoğlu’nun, ben kendisine kitaplarını imzalamasını rica ettiğimde “Hangisini?” diye sorunca “Hepsini!” cevabım üzerine gayet içten “Ah ne güzel!” nidası bir fotoğrafçının kitaplarının, eserlerinin satın alınmasından ve fotoğrafçıya imzalatılmasından ne kadar mutlu olduğunun sesli nişanesi olarak kulaklarımda çınladı.
   

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder