Kadir Taş, Yayına Hazırlayan : Ziya Şeifk Atun, 20 Nisan 2018, FT.B. 00078.
Yukarıdaki soruya ‘ön kabul’ olarak çoğumuzun
vereceği yanıt ‘evet’tir. Hele fotoğrafa ‘sanatsal’
bir değer atfediyor isek, bu kaçınılmazdır. Sinema, edebiyat,
tiyatro gibi diğer
sanat dallarının bir öykü anlatma yükümlülüğü olduğuna göre, kuşkusuz
fotoğraftan da beklenen bu olmalıdır. Bir
sinema filmi giriş ve
gelişmenin ardından bizi ‘sonuç’a götürür. Kezâ, her roman nihayetinde son
cümle ile meramını aktarır. Tiyatro da benzer bir süreç değil midir?
Fotoğrafta ‘öykü’ye geçmeden önce, yukarıdaki cümlede geçen ‘süreç’ sözcüğünün altını bir kez çizmekte yarar var. Kanımca bizim için öyküden daha tılsımlı kelime o olacaktır. Her şeyden önce ‘süreç’ bir zaman dilimini zorunlu kılar. Bunu romanda ele alırsak; olayların başlangıcı, gelişimi ve sonuçlanması bazen onlarca yılı kapsar. Öyle ise, ikinci sihirli sözcüğümüz ‘süre’dir. Her üç sanat dalında da süreç, hikâyenin yapısal ve/veya kurgusal döşeğidir. Süre ise, “o döşeğin içinde yol aldığı nehir” olarak tanımlanabilir. Nehir dememizin nedeni; zamanın, süreçten bağımsız olarak, öncesinin ve bilemediğimiz bir sonrasının olması.
Şimdi fotoğrafa dönebiliriz… Fotoğraf en kaba tanımı ile “bir anın görüntü kaydının yapılması” işlemidir. Buradaki an (enstantene) en küçük zaman birimine tekabül etse bile, ânın diğer sanat dallarında sahip olduğu kadar, hatta bundan daha büyük bir öneme sahiptir ân fotoğrafta . Fakat bir roman ya da filmdekinden farklı bir işleve sahiptir : sözünü ettiğimiz anın öncesi ve sonrası bizim için müphemdir. Şöyle bir örnek ile karşı karşıya bulunduğumuz durumu biraz irdeleyelim :Elimizde bir fotoğraf var ve bu fotoğrafta bir kişi eski ahşap binanın kapısında sırtı bize dönük olarak durmaktadır. Sağ kolunun hareketinden adamın elinde bir anahtar olduğu izlenimi ediniyoruz. Kapı kapalı. Bu durumda biz adamın kapıyı açtığı ya da kapatmaya çalıştığı yönünde kesin bir yargıya asla varamayacağız. Evet, kapının önünde beklemektedir; yerde kar vardır, yandaki binanın bacası tütmektedir, beden dilinden üşüdüğüne de hükmedebiliriz. Ama hiçbir şekilde o adamın kapıyı açmaya mı çalıştığından, kilitlediğinden emin olmaya mı uğraştığından emin olamayacağız.
Öncesini ve sonrasını bilmediğimiz bir kesit karşımızda durmaktadır.
Fotoğraf karesine başka unsurları da ilave ederek görselliği zenginleştirebiliriz. Sonuç değişmeyecektir. Yani bir tiyatro oyunu ya da sinema filmindeki gibi ‘The End’ deme şansımız yok. O halde karşı karşıya bulunduğumuz duruma ‘hikâye’ dememiz hayli güç. Hatta bu fotoğrafın bir hikâyesinin olmadığını çok rahatlıkla iddia edebiliriz.
Peki, ne yapsaydık bu fotoğraf bir hikâyeye sahip olacaktı?
İşin trajikomik yanı ne yaparsak yapalım, bu fotoğrafa bir öykü yamamamız imkânsız. Çünkü fotoğraf ile bir kesiti alıp, izleyicinin önüne koyduk. Diğer sanat dallarındaki gibi bir “süreç”ten geçirme imkânına asla sahip değiliz. Bu haliyle fotoğraf bir öykü anlatıcısından çok, bir “hâl tasvircisi”dir. Yaptığı şey, durum betimlemesidir. Onu son satırına kadar okunmuş bir roman gibi yahut finalle perdesi inmiş bir tiyatro oyunu gibi görme ihtimalimiz olamaz.
Pekiyi bu yoksunluk fotoğraf için kayıp mıdır? Elbette "hayır!" İddia ettiğimiz gibi, fotoğraf bir hikâye anlatmasa da, ondan daha da mühim bir işlev üstlenmektedir. Hakkı verilmiş her fotoğraf karesi bir hikâyeye taşıyıcılık yapmak yerine, binlerce hikaye için bir tür yol göstericilik yapmaktadır. Bizlerin duygu evrenine, betimleme gücüne, düş yeteneğine bağlı olarak farklı patikaları işaret etmektedir. Belki de fotoğrafa gücünü veren bu ‘ucu açık’ bir anlatım olanağıdır.
Özetlersek, fotoğraf içerik anlamıyla hep bir ‘açık kompozisyon’ olarak karşımıza çıkar. Ona tek bir öykü gözüyle bakmamız ya da öyle bir arayışa girmemiz peşi sıra pek çok yanlışı birlikte getirir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder