Şehir Efsaneleri...
Kadir Taş, yayına hazırlayan : Ziya Şefik Atun, 23 Nisan 2018, FT.B. 00086
'İlk fotoğraf'a doğru bir
seyahate çıkarsak,
yolumuz öncelikle fizik ve kimyayla kesişir. Bir yanda ışık, öte yanda
ışığa duyarlı malzemeler (filmler, üzerine baskı yapılan
materyaller vs.) Başlarda fizik ve kimyanın ilgi alanına giriyordu fotoğraf ve böyle olunca da bu büyülü buluşa ilk
kafa yoranlar doğal olarak o bilim dallarının mensuplarıydı.
Sonra sonra fotoğraf
biraz ayakları üzerinde durmağa başlayınca görsel
sanatlarla uğraşanlar, özellikle de ressamlar, fotoğrafın muhatabı oldu.
Gerçi
ressamlar fotoğraf
makinesinin ilkel şekli
diyebileceğimiz kamera
obskurayla (camera obscura) çok daha önceden tanışıyordu... Neyse konuyu dağıtmayalım; sırasıyla
sanat eleştirmenleri,
edebiyatçılar ve
göstergebilim uzmanları bu ilgi halkasına eklemlenmekte gecikmedi.
Sayısal
çağla birlikte
“görüntü sağanağının” başını alıp
gitmesi bu ilgi halkasını daha da genişletti. Yani “görüntü kaydı”, abartısız, tüm bilim
dallarının üzerinde kafa yordukları bir kavram olup çıktı. Onlar kafa yormaya
devam etsinler, biz bu uzunca girişi niye yaptığımızı açıklayarak
bu yazının konusuna dönelim!
Efendim,
yukarıda çizdiğimiz
tablonun fotoğraf ve
fotoğrafçı üzerine yığdığı bir yığın yük oldu zaman içerisinde.
Fotoğrafın ne olduğuna ya da ne olmadığına dair herkes görüş beyan
ederek bizleri adeta bir gayya kuyusu ile baş başa bıraktı; başlangıcından günümüze kadar
fotoğraf üzerine edilen laflara, ortaya atılan tezlere, üretilen eserlere şöyle bir baktığımızda irkilmememiz elde değil.
Öncelikle üretilen bütün bu tezleri elimin tersiyle itip, “tümü şehir efsanesidir!” diye bir hadsizlik yapayım ve hemen peşi sıra yersiz taşlamaların önünü kesmek için şu kaydı düşeyim : Tümüne şehir efsanesi dediğimiz sözleri, tezleri bilip; sonra bunların birer dogma, nas oluşuna itiraz edeceğiz.
200 yıl zarfında edinilen deneyimler yekununu öyle ezbere, “Ben yaptım, oldu!” ucuzculuğuyla silip atmak, sadece, fotoğrafa soyunmuş kişinin kendisini zorda bırakır.
Haydi birkaç
örnek ile konuyu somutlaştıralım… Bir fotoğrafta netlik
aranır, değil
mi? “Hayır, ne alakası var?” dediğinizi duyar gibiyim. Evet, bence de
hayır. Önemli bir şahsiyet karşınızda kürsüde konuşuyor, inerken ayağı takıldı ve düştü; siz de foto muhabirisiniz. İnanın netlik hiç umurunuzda olmaz. Kimse de çıkıp size kolay kolay ‘yahu bu fotoğraf net değil’ diyemez. O bir basın fotoğrafıdır ve bir ‘an’ı içermektedir. Keşke net
çekilebilse, harika olur! Ama olmadı diye de dünya yıkılmaz, kınanmazsınız… Bir
de stüdyo çekimi düşünün : ışıklar, dekor, modelin makyajı, üç ayak
üzerine yerleştirilmiş makine… herşey düşünülmüş. Haydi bu
karenin net çıkmaması için de bir bahane üretin de insanlar sizi anlayışla karşılasın, mümkün mü?
Başka bir örnek ile devam edelim… İnsan gözünün evreni yatay olarak taradığı öngörülür. Sinema perdeleri, televizyon ekranları, film boyutları bu bilgi doğrultusunda yatay tasarlanmıştır. Bu, fotoğrafta kadraj için önemlidir. Düşünün ki bir minareyi çekeceksiniz, hadi buyurun yatay çekin. Göz yatay kadraj dayatıyorsa, dikey çekilmiş görüntüleri nereye koyacağız?
Şu meşhur ‘göz teması’ işi de meramımızı anlatmak için iyi bir numune… Öyle fotoğraf vardır ki göz teması kurulduğu için fotoğraf olmuştur, fakat bir başka karede kurulan göz teması o fotoğrafı sıradan bir vesikaya çevirebilir.
Başkaca örnekler de sıralamak mümkün. Lafı getireceğim yer şudur; fotoğrafa konu olan her özne kendi doğasından kaynaklanan kriterleri dayatır bize. “Bir özne için tartışmasız doğru olan kriterler başka bir özne ve/veya olay için de doğrudur!” diye diretemeyiz. Buna ilaveten şunu da belirtmekte yarar var; fotoğrafı bir dil olarak benimsiyor isek, neyi nerede kullanacağımızı ona göre ayarlamalıyız. Kürsüden konuşan bir hatip için kullanılan “Bugün çok ateşli” cümlesi ile hasta yatağında yatan çocuk için sarf edilen “Bu gün çok ateşli” cümlesi aynı sözcük ile farklı şeylerin anlatıldığına dair en yalın örnektir.
Özetlersek, fotoğraf en azından teknik olarak bir takım bilgileri zorunlu kılar. O bilgilerin nerede, nasıl ve ne oranda devreye sokulacağına ise fotoğrafçı karar verir. “Ezberler üzerinden ruhu olan fotoğraflar üretmek nasıl mümkün değilse, ezberleri tümden devre dışı bırakmak suretiyle de bir yere varmak sadece kişisel heveslerin tatmininde işe yarar” diye düşünmekteyiz…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder