21 Ekim 2018 Pazar

PİKSEL PİKSEL HİKÂYELER | ŞİFONYER

Rana Öztürk, yayıma hazırlayan : Ziya Şefik Atun, 21 Ekim 2018,  FT.B. 289.

         
          Bedenimin canlı kalmış tarafları dürtüyor beni.. Sırtım çok ağırıyor, sırtım bana bişey mi anlatıyor?,  bilemiyorum...  Uyuya kaldığım koltuktan yüzüme yapışmış  not defterimle yalpalayarak  kalkıyorum... Gün akşama dönmüş...  Elimde not defterim yatak odama gidip şifonyerimin çekmecesini açıp en üst rafına atıyorum defteri... Yüzüme bakıyorum aynada, izi çıkmış defterimin, kalbimin haritası yüzümde... Kalbim  şifonyerde...
Geçiyorum, yiyecek  bişeyler hazırlıyorum bana ve kediye... Yemek yiyoruz... Salona geçiyorum... televizyonu açmıyorum nicedir, sinema kanalından başka bişey açmıyorum... Kanallar çoktan hiçleşmiş... Telefonumu alıyorum bakıyorum, aramış... Ruhumu bedenine teyellediğim adam telefonda... arıyorum... konuşuyoruz... Yüreğinde can olmak istersin ya öyleyim işte!.. "Hayatının  eskizi olayım!" diyorum, anlıyor beni...  ya da ben anladığını düşlüyorum... Gün yarına döner mi? Ona kavuşur muyum bir zaman diliminde?.. Dilsiz yastıklarım söze gelir mi?..  "sırtım..." diyorum "...çok ağırıyor. Soğukta bırakma beni!"... Cümlemin sonunu kalbimin atışından kendim bile  duyamıyorum... Rüzgardan kanatları göğsüme değdi... Kapatıyoruz telefonu... Dalından koparılan elmanın suç ortağıyım artık...  Annemin bir zamanlar şifonyerine sakladığı fotoromanlar geliyor aklıma, şifonyer de saklı kalbi, şifonyer kalbi... O zamanlar  için  fotoromanlar soluk...  Zoraki  dayatılan müsvedde  hayatın  tek kaçamağı, tek soluğu...  Şimdi telefonun diğer ucu tek soluk... Bu gece evin yalnızlığı basmıyor üstüme... gece benimle çoktan dost... Saçlarımı tarıyorum... Patatesleri soyup soyup sürüyorum yüzüme...  Tırnaklarımı boyuyorum  nehir yeşiline... Gündüz ucuzluktan aldığım pahalı görünümlü giysilerimi deniyorum...  çıkarıyorum  
Çamaşır makinesine atıyorum, yarına mis gibi koksun!..  Telefonumu hiç yanımdan  eksik etmediğim şarja takıyorum... Sigarayı bırakalı 2 oldu telefon şarjı bağımlısı olalı ise 5 yıl... Pc başına geçiyorum, karttan fotoğrafarımı atıyorum hard diskime... dolu fotoğraf... ömrümüz fotoğraf... Fotoğraf ömür...   Fotoğrafı beklerken Godot'yu bekler gibiyim... Şifonyerde defterim beni beklerken... Beckett’in karakterleri gibiyim... Varolduğum için mi  bekliyorum?.. bir şey beklediğim için mi var olmaya devam ediyorum?..  işte varım, bekliyorum...  Fotoğraf ben çektiğim için mi orada yoksa o hep orda mı? ben de fotoğraflayım, oradayım ve varım... Olay, kişi, nesne, canlı, cansız orada var ve ben de onların içinde burdayım... ve hâlâ olacak her olasılık için de buradayım... Fotoğrafı gördüğüm  an, dünyanın boşluğu, sanki kadrajın çoraklığında cisimleşip ve neredeyse elle tutulur hale gelecek gibi oluyor... Herhangi bir yer artık herhangi bir yer değil, herhangi biri artık herhangi biri değil... Deklanşöre bastıkça, üretme isteği artıyor artıkça, bekleyiş çoğalıyor ve sonsuzluğa uzanan eğriltilmiş varoluş... 

          Zihnimde Godot, ekranda Mersin'in sokakları ''kaydediliyor '',  diğer yandan açtığım müziğe kaykılıyorum... Mersin bu gece hüzün kuşlarını kondurmuyor; pencereme  konan damlalar gözlerimi es  geçip kalbimde diniyor...  Bu gece göğsümün altındaki teflon tavalar çiziksiz... Çiziksiz kalp... 
          Bu gece kalbime tutunuyorum, kalbi olanlara tutunuyorum.. Herkes kendi yeri kadar yer tutuyor başkasında..  Kısa sürede bir sürü takipçi edinmekten başka derdi olmayanları düşünüyorum... Kendi yerini sayıya indirenleri.. Tüm gücünü  tokluğun hazzından alan, gücünü avuçlarıyla ovuşturup alt çenede kenetleyen , kalabalığın içinde yuvarlananlar... Geçen gece mesincırıma gelen mesaj düşüyor aklıma. Adam  listemdeymiş bir süre;  tanımadığım bir adam "Merhaba" demiş bir kaç kere.. ki ben pc başına geçmeden mesincırı açmıyorum... Adamcağızın merhabasına karşılık almaması nasıl koymuş ki, "Bu dünyada merhabama cevap vermeyen kötü insanlar da varmış" gibi bişey yazmış ve beni çıkarmış listesinden... Düşündüm, eskiden  İnsanoğlu sarsıcı bir cümle için yüzyıllarca bekliyebiliyorken biz ne kolay cümle kuruyoruz!.. Anlamını bilmediğimiz cümlelerle kötü oluyoruz, iyi insan oluyoruz... ne kolay rol çalıyoruz hikâyelerden!.. İnsanlar hikayelerden çaldığı rolleri ne kolay gelip üstümüze kusuyor , çöp mesincır, çöp plazalar... Gün boyu üzerimize sıçrayan çamurlardan, bozuk mehametten, ikiyüzlü vicdandan kurtulabilmek için üzerimizden koskoca bir nehir geçse, temizlenemiyeceğimizin farkında bile değiliz... O an elbette yine cevap yazmıyorum, yalnızca ağzımdan göğe düşen dualar gönderiyorum... ''İnternette yaşayıp tüm hayatı orası sanıp gerçek hayattan rol çalanlarla  karşılaştırma beni tanrım!''
          Filmden rol çalmayan kendi hikayesine sahip fotoroman dönemi geçmiş olsa da, başkalarının hayatlarından, hikayelerden   rol çalmayan, umutları şifonyerde saklı samimiyet dilerim  ülkemin toprağına.. 
Rana ÖZTÜRK

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder