Rana Öztürk, yayıma hazırlayan : Ziya Şefik Atun, 21 Ekim 2018, FT.B. 289.
Bedenimin canlı kalmış tarafları dürtüyor beni.. Sırtım çok ağırıyor, sırtım bana bişey mi anlatıyor?, bilemiyorum... Uyuya kaldığım koltuktan yüzüme yapışmış not defterimle yalpalayarak kalkıyorum... Gün akşama dönmüş... Elimde not defterim yatak odama gidip şifonyerimin çekmecesini açıp en üst rafına atıyorum defteri... Yüzüme bakıyorum aynada, izi çıkmış defterimin, kalbimin haritası yüzümde... Kalbim şifonyerde...
Geçiyorum,
yiyecek bişeyler hazırlıyorum bana ve kediye... Yemek yiyoruz... Salona
geçiyorum... televizyonu açmıyorum nicedir, sinema kanalından başka bişey
açmıyorum... Kanallar çoktan hiçleşmiş... Telefonumu alıyorum bakıyorum,
aramış... Ruhumu bedenine teyellediğim adam telefonda... arıyorum...
konuşuyoruz... Yüreğinde can olmak istersin ya öyleyim işte!.. "Hayatının
eskizi olayım!" diyorum, anlıyor beni... ya da ben anladığını düşlüyorum... Gün yarına döner mi? Ona kavuşur muyum bir zaman diliminde?.. Dilsiz
yastıklarım söze gelir mi?.. "sırtım..." diyorum "...çok ağırıyor. Soğukta bırakma
beni!"... Cümlemin sonunu kalbimin atışından kendim bile duyamıyorum... Rüzgardan kanatları göğsüme değdi... Kapatıyoruz telefonu... Dalından
koparılan elmanın suç ortağıyım artık... Annemin bir zamanlar
şifonyerine sakladığı fotoromanlar geliyor aklıma, şifonyer de saklı
kalbi, şifonyer kalbi... O zamanlar için fotoromanlar soluk... Zoraki
dayatılan müsvedde hayatın tek kaçamağı, tek soluğu... Şimdi
telefonun diğer ucu tek soluk... Bu gece evin yalnızlığı basmıyor
üstüme... gece benimle çoktan dost... Saçlarımı tarıyorum... Patatesleri
soyup soyup sürüyorum yüzüme... Tırnaklarımı boyuyorum nehir yeşiline...
Gündüz ucuzluktan aldığım pahalı görünümlü giysilerimi deniyorum...
çıkarıyorum
Çamaşır makinesine atıyorum, yarına
mis gibi koksun!.. Telefonumu hiç yanımdan eksik etmediğim şarja
takıyorum... Sigarayı bırakalı 2 oldu telefon şarjı bağımlısı olalı ise 5 yıl... Pc başına geçiyorum, karttan fotoğrafarımı atıyorum
hard diskime... dolu fotoğraf... ömrümüz fotoğraf... Fotoğraf ömür...
Fotoğrafı beklerken Godot'yu bekler gibiyim... Şifonyerde defterim beni
beklerken... Beckett’in karakterleri gibiyim... Varolduğum için mi
bekliyorum?.. bir şey beklediğim için mi var olmaya devam ediyorum?..
işte varım, bekliyorum... Fotoğraf ben çektiğim için mi orada yoksa o
hep orda mı? ben de fotoğraflayım, oradayım ve varım... Olay, kişi, nesne,
canlı, cansız orada var ve ben de onların içinde burdayım... ve hâlâ olacak
her olasılık için de buradayım... Fotoğrafı gördüğüm an, dünyanın
boşluğu, sanki kadrajın çoraklığında cisimleşip ve neredeyse elle
tutulur hale gelecek gibi oluyor... Herhangi bir yer artık herhangi bir
yer değil, herhangi biri artık herhangi biri değil... Deklanşöre
bastıkça, üretme isteği artıyor artıkça, bekleyiş çoğalıyor ve
sonsuzluğa uzanan eğriltilmiş varoluş...
Zihnimde
Godot, ekranda Mersin'in sokakları ''kaydediliyor '', diğer yandan
açtığım müziğe kaykılıyorum... Mersin bu gece hüzün kuşlarını
kondurmuyor; pencereme konan damlalar gözlerimi es geçip kalbimde
diniyor... Bu gece göğsümün altındaki teflon tavalar çiziksiz... Çiziksiz
kalp...
Bu gece kalbime tutunuyorum, kalbi
olanlara tutunuyorum.. Herkes kendi yeri kadar yer tutuyor başkasında..
Kısa sürede bir sürü takipçi edinmekten başka derdi olmayanları
düşünüyorum... Kendi yerini sayıya indirenleri.. Tüm gücünü tokluğun
hazzından alan, gücünü avuçlarıyla ovuşturup alt çenede kenetleyen ,
kalabalığın içinde yuvarlananlar... Geçen gece mesincırıma gelen mesaj
düşüyor aklıma. Adam listemdeymiş bir süre; tanımadığım bir adam
"Merhaba" demiş bir kaç kere.. ki ben pc başına geçmeden mesincırı
açmıyorum... Adamcağızın merhabasına karşılık almaması nasıl koymuş ki, "Bu
dünyada merhabama cevap vermeyen kötü insanlar da varmış" gibi bişey
yazmış ve beni çıkarmış listesinden... Düşündüm, eskiden İnsanoğlu
sarsıcı bir cümle için yüzyıllarca bekliyebiliyorken biz ne kolay
cümle kuruyoruz!.. Anlamını bilmediğimiz cümlelerle kötü oluyoruz, iyi
insan oluyoruz... ne kolay rol çalıyoruz hikâyelerden!.. İnsanlar
hikayelerden çaldığı rolleri ne kolay gelip üstümüze kusuyor , çöp
mesincır, çöp plazalar... Gün boyu üzerimize sıçrayan çamurlardan, bozuk
mehametten, ikiyüzlü vicdandan kurtulabilmek için üzerimizden koskoca
bir nehir geçse, temizlenemiyeceğimizin farkında bile değiliz... O an
elbette yine cevap yazmıyorum, yalnızca ağzımdan göğe düşen dualar
gönderiyorum... ''İnternette yaşayıp tüm hayatı orası sanıp gerçek
hayattan rol çalanlarla karşılaştırma beni tanrım!''
Filmden rol çalmayan kendi hikayesine sahip fotoroman dönemi geçmiş
olsa da, başkalarının hayatlarından, hikayelerden rol çalmayan,
umutları şifonyerde saklı samimiyet dilerim ülkemin toprağına..
Rana ÖZTÜRK

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder