Rana Öztürk, yayıma haırlayan : Ziya Şefik Atun, 7 Ekim 2018, FT.B. 279.
Ömrümüz
içler dışlar çarpımı, rehin bırakılmışız kutsal cumaya... Günahı da benim
ömrümün sevabı da... Hayatını okuyamayanlarla çevriliyiz, yoz, kör ve çöl... Nerede okuyacak ömrünü, okuma bilmeyen kör?.. Analizden, sentezden yoksun
ezber zihniyet bulaşmış her yere... Trafikte gidiyorum, adam sinyalin ne
anlama geldiğini okuyamıyor... Adam kör... adam ezber... adam modern
türdeş... adam kavşakta bencil... kızmıyorum adama ve nice modern
türdeşine... Belli, uzun süredir çayın tazesini içmemiş, bir kitaptaki
cümlenin altını çizmemiş... yasemin kokusunu duymamış... bir de adların
anlamlarının sevincini bedenine hiç bulaştırmamış... kanat çırpmamış,
havalanıp gökyüzünde, uçamayı nereden bilsin?.. canı bedenine çoktan yük...
demokrasi yaşamamış, demokrasi gürültüleri duymuş yalnızca tvlerde...
pazartesinin pazarın güzelliğinde başladığını hiç bilmemiş, buruşuk
cumalara amade... alnında kokuyor Cuma... bir hayata başlayamamış ki,
bitirebilenleri anlasın... öyle zeki ki dürüstlükten yoksun... günün
kısalığını nereden bilsin yazın uzun gecelerini geçirmedikçe denizin
kıyısında?.. insanların kayıp olduğunu, sevdiğinde tamamlanıp bulunduğunu
nereden bilsin?.. altının sömürü olduğunu bilmezse, üstünün altından da ahlaksız olduğunu nasıl bilsin?.. avucunda zerresi kalmamış
gülümseyişinin... olmayan kabuğuna sığınamıyor ki, soyup otursun
gerçeğiyle... hiç bölünmemiş bir ekmek yalanıyla büyürken nereden bilecek
ağzındaki duvara çarpan ıslığı?.. ve biz oturup fotoğraf okumalardan
bahsediyoruz, yaşamı okumadan fotoğrafı okuyan insanlardan... mümkünmü?.. Bir kuşun uçuşunu bilmeden, bahçeye düşüşündeki acıyı bilmek ne mümkün!..
insanın kederi boyundan uzun; saçını mendile saran, gövdesi
dünyadan ağır kadına ne demeli ya?.. Toprağın sesine düşüp de yol gitmeyen
bilir mi okuryazarlık?.. kendi hikayesini okuyamayan başkasının
hikayesini okuyabilir mi? Bir dip balığı su boşluğunda döverken denizi
yüzgeçlerinde hangi hikayeyi taşır, yolda kelebek dansı kime
yarar?.. mesala beni bir yasemin kökü büyüttü... kolumu bacağımı
sardunyaya sardım da yürüdüm... kalbimi fesleğenli saksıya ektim... Mesala
kimler gidince hüzün bırakır?.. Ben de isterim herkes farklı gözden
okusun hayatı, fotoğrafı, şiiri yazıyı!.. Umursamazlığı becerebilsem...
durdum... durmak anımsamaktır... ah kalbim! Bunları sıralarken anımsadım
Russell'in aylaklığa övgü kitabındaki "modern türdeşlik" tanımını... Hem
kendine özgü hem aynıyı dayatan "bir örneklik" kavramına bağlıyor...
Modern türdeşliği anlatırken Amerika'da yapılan tarımı örnek vermiş...
Eşit uzaklıkta bahçeye dikilen bütün ağaçlar tıpatıp aynı. Üretilen
portakallar aynı büyüklükte olmasa da, aynı kutuya giren portakalların
aynı büyüklükte olması hassasiyeti gösterilmiş. Yapay ışık verilen
portakalların üzerine de "Güneş öpmüş'' damgasını vurmuşlar. Bu modern
türdeşlik kısa bir süre sonra dünyanın heryerinde "bir örneklikle"
benimsenmiş... Kapitalizm, endüstriyel alanda yaratığı gibi "birörneklik" kavramı üzerinden farklı alanlarda da modern türdeşlik
yaratmış. Hayatın bazı yer ve zamanlarında birörneklik bizi pek rahatsız
etmiyor, ama düşünce ve fikir alanında bir örneklik çok tehlikeli bir
hâl alabiliyor... öyle ki, günümü altüst eden, trafikte beni taciz eden
kişinin davranış biçiminden tutun, hoşlantılarımız, ilişki anlayışımız,
dost kavramlarımız, sevdiğimiz filmler, canımızın çektiği yemekler,
okuduğumuz kitaplar modern türdeşlikte birleşiyor... aynı tip insan
sınıflamaları oluşuyor... Farklı olduğumuza olan inancımızla aynı
büyüklükteki portakallarla aynı kutuya giriyoruz... ve aynı kutudaki
bizler kutudaki diğer portakallardan çok da farklı düşünmediğimiz
gerçeğiyle yüzleşemiyoruz bile... bizi tektip düşünceye iten bu anlayış
evrensel olduğu gibi sistemin birçok medya araçlarıyla da günümüzde
rahatça bizi yönlendirebiliyor... hayatı okuyamaz ve faklı bakamaz hâle
geliyoruz. Üretilen sanat anlayışında da karşımıza çıkıyor bu... Fotoğraf da
dahil modern türdeşlikle türdeş fotoğraf üretme eğilimizin de bu
anlayıştan olduğunu düşünmekteyim... Dün birinin sosyal medya profilinde
okudum, fotoğrafın gerçekliği ve sanat olup olamaması üzerinden
tartışma yaratan bir yazıyı... Sürekli olarak "Fotoğrafa kaydetme mi
yaratma mı?" gibi bir tanım getirme çabası bir orkestaranın yalnızca bir
keman grubundan oluştuğunu ya da yalnızca piyanodan ibaret olduğunu idda
etme çabasıyla aynı... Her kutuda olanın doğru, gerçek, farklı fotoğraf
ürettiğine olan inancı modern türdeşlik yanılgısından ibaret... Hele de
başarı kavramı bir örneklikle açıklanamaz... Sürekli başarı kriterleriyle
ödüllerle örnek gösterilen fotoğraflar yeni yaratımları
engeller... Standartlaşma körleştiriyor... Günümüzde her alanda, sosyal
medya da dahil, modern türdeşlik bizlere dayatılırken neyin doğru ya da
gerçek olduğu konusunda kesin yargılar getirmenin ziyadesiyle gereksiz
ve anlamsız olduğunu düşünüyorum... Bu nedenle, aslında tüm diğer
portakallardan farklı ve biricik olan insan önce kendi hayatının
okuryazarlığını yapabilmeli... Ve insan ürettiği üreteceği her yaratımda
okuryazarlığı kadar olabileceğini bilemeli... Ben; okuduğum kitaplardan,
izlediğim filmlerden, tiyatrolardan, konuştuğum komşularımdan,
meslektaşlarımdan, anne ve babamdan, arkadaşlarımdan, çocuğumdan, gezdiğim
yollardan ibaretim ve harf harf dizilen ismimle, evrenin sesizliğiyle,
yazdığım yazılarla, hayalini kurduklarımla, gözlerime yerleşen duygularla
ruhuma sımsıkı sarılmış gövdemle biriciğim... Ben kendimi okuduğum
kadarım ve okuryazarlığım kadar üretebilirim...
Rana ÖZTÜRK

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder