7 Ekim 2018 Pazar

PİKSEL PİKSEL HİKÂYELER | OKURYAZARLIK

Rana Öztürk, yayıma haırlayan : Ziya Şefik Atun,  7 Ekim 2018,  FT.B. 279.
 
Ömrümüz içler dışlar çarpımı, rehin bırakılmışız kutsal cumaya... Günahı da benim ömrümün sevabı da... Hayatını okuyamayanlarla çevriliyiz, yoz, kör ve çöl... Nerede okuyacak ömrünü, okuma bilmeyen kör?.. Analizden, sentezden yoksun ezber zihniyet bulaşmış her yere...  Trafikte gidiyorum, adam sinyalin ne anlama geldiğini okuyamıyor... Adam kör... adam ezber... adam modern türdeş... adam kavşakta bencil... kızmıyorum adama ve nice modern türdeşine... Belli, uzun süredir çayın tazesini içmemiş,  bir kitaptaki cümlenin altını çizmemiş... yasemin kokusunu duymamış... bir de adların anlamlarının sevincini bedenine hiç bulaştırmamış... kanat çırpmamış, havalanıp gökyüzünde, uçamayı nereden bilsin?.. canı bedenine çoktan yük... demokrasi yaşamamış, demokrasi gürültüleri duymuş yalnızca tvlerde... pazartesinin pazarın güzelliğinde başladığını hiç bilmemiş, buruşuk cumalara amade... alnında kokuyor Cuma... bir hayata başlayamamış ki, bitirebilenleri anlasın... öyle zeki ki dürüstlükten yoksun... günün kısalığını nereden bilsin yazın uzun gecelerini geçirmedikçe denizin kıyısında?.. insanların kayıp olduğunu, sevdiğinde tamamlanıp bulunduğunu nereden bilsin?.. altının sömürü olduğunu bilmezse, üstünün altından da ahlaksız olduğunu nasıl bilsin?.. avucunda zerresi kalmamış gülümseyişinin... olmayan kabuğuna sığınamıyor ki, soyup otursun gerçeğiyle... hiç bölünmemiş bir ekmek yalanıyla büyürken nereden bilecek ağzındaki duvara çarpan ıslığı?.. ve biz oturup fotoğraf okumalardan bahsediyoruz, yaşamı okumadan fotoğrafı okuyan insanlardan... mümkünmü?.. Bir kuşun uçuşunu bilmeden, bahçeye düşüşündeki acıyı bilmek ne mümkün!.. insanın kederi boyundan uzun;  saçını mendile saran, gövdesi dünyadan ağır kadına ne demeli ya?.. Toprağın sesine düşüp de yol gitmeyen bilir mi okuryazarlık?.. kendi hikayesini okuyamayan başkasının hikayesini okuyabilir mi?  Bir dip balığı su boşluğunda döverken denizi  yüzgeçlerinde hangi hikayeyi taşır, yolda kelebek dansı kime yarar?.. mesala beni bir yasemin kökü büyüttü... kolumu bacağımı sardunyaya sardım da yürüdüm... kalbimi fesleğenli saksıya ektim... Mesala kimler gidince hüzün bırakır?.. Ben de isterim herkes farklı gözden okusun hayatı, fotoğrafı, şiiri yazıyı!.. Umursamazlığı becerebilsem... durdum... durmak anımsamaktır... ah kalbim! Bunları sıralarken anımsadım  Russell'in aylaklığa övgü kitabındaki "modern türdeşlik" tanımını... Hem kendine özgü hem aynıyı dayatan  "bir örneklik" kavramına bağlıyor... Modern türdeşliği anlatırken Amerika'da yapılan tarımı örnek vermiş... Eşit uzaklıkta bahçeye dikilen bütün ağaçlar tıpatıp aynı. Üretilen portakallar aynı büyüklükte olmasa da, aynı kutuya giren portakalların aynı büyüklükte olması hassasiyeti gösterilmiş. Yapay ışık verilen portakalların üzerine de "Güneş öpmüş'' damgasını vurmuşlar.  Bu modern türdeşlik kısa bir süre sonra dünyanın heryerinde "bir örneklikle" benimsenmiş...  Kapitalizm, endüstriyel alanda yaratığı gibi "birörneklik" kavramı üzerinden farklı alanlarda da modern türdeşlik yaratmış. Hayatın bazı yer ve zamanlarında birörneklik bizi pek rahatsız etmiyor, ama düşünce ve fikir alanında bir örneklik çok tehlikeli bir hâl alabiliyor...  öyle ki,  günümü altüst eden, trafikte beni taciz eden kişinin davranış biçiminden tutun, hoşlantılarımız, ilişki anlayışımız, dost kavramlarımız, sevdiğimiz filmler, canımızın çektiği yemekler, okuduğumuz kitaplar modern türdeşlikte birleşiyor...  aynı tip insan sınıflamaları oluşuyor... Farklı olduğumuza olan inancımızla aynı büyüklükteki portakallarla aynı kutuya giriyoruz... ve aynı kutudaki bizler kutudaki diğer portakallardan çok da farklı düşünmediğimiz gerçeğiyle yüzleşemiyoruz bile... bizi tektip düşünceye iten bu anlayış evrensel olduğu gibi sistemin birçok medya araçlarıyla da günümüzde rahatça bizi yönlendirebiliyor... hayatı okuyamaz ve faklı bakamaz hâle geliyoruz. Üretilen sanat anlayışında da karşımıza çıkıyor bu...  Fotoğraf da dahil modern türdeşlikle türdeş fotoğraf üretme eğilimizin de bu anlayıştan olduğunu düşünmekteyim... Dün birinin sosyal medya profilinde okudum, fotoğrafın gerçekliği ve sanat olup olamaması üzerinden tartışma yaratan bir yazıyı... Sürekli olarak "Fotoğrafa kaydetme mi yaratma mı?" gibi  bir tanım getirme çabası bir orkestaranın yalnızca bir keman grubundan oluştuğunu ya da yalnızca piyanodan ibaret olduğunu idda etme çabasıyla aynı... Her kutuda olanın doğru, gerçek, farklı fotoğraf ürettiğine olan inancı modern türdeşlik yanılgısından ibaret...  Hele de başarı kavramı bir örneklikle açıklanamaz... Sürekli başarı kriterleriyle ödüllerle örnek gösterilen fotoğraflar yeni yaratımları engeller... Standartlaşma körleştiriyor... Günümüzde her alanda, sosyal medya da dahil, modern türdeşlik bizlere dayatılırken neyin doğru ya da gerçek olduğu konusunda kesin yargılar getirmenin ziyadesiyle gereksiz ve anlamsız olduğunu düşünüyorum... Bu nedenle, aslında tüm diğer portakallardan farklı ve biricik olan insan önce  kendi hayatının okuryazarlığını yapabilmeli... Ve insan  ürettiği üreteceği her yaratımda okuryazarlığı kadar olabileceğini bilemeli... Ben; okuduğum kitaplardan, izlediğim filmlerden, tiyatrolardan, konuştuğum komşularımdan, meslektaşlarımdan, anne ve babamdan, arkadaşlarımdan, çocuğumdan, gezdiğim yollardan ibaretim ve harf harf dizilen ismimle, evrenin sesizliğiyle, yazdığım yazılarla, hayalini kurduklarımla, gözlerime yerleşen duygularla ruhuma sımsıkı sarılmış gövdemle biriciğim... Ben kendimi okuduğum kadarım ve okuryazarlığım kadar üretebilirim...
 
Rana ÖZTÜRK

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder