16 Eylül 2018 Pazar

PİKSEL PİKSEL HİKÂYELER | "ÜŞÜMÜŞ KELİMELER", Rana Öztürk


  Rana Öztürk, yayıma hazırlaya : Ziya Şefik Atun, yayımlandığı tarih : 16 Eylül, 2018,  , FT.B. 245

     Bu Sabah yağmur, omuzlarımda dinlendi... Sokakta tanımadıklarım daha sıkı sarıyor gövdemi... tutulan boynumda bakış izleri... Bir süre izledikten sonra beni , ''Bâzı ağaçlardan orman olmaz'' dediler. O ağaçlardan olduğumu öğrendiğimde  Meşeye aşı olmuş  Kestane ağacının gölgesindeydim... O Kestane ağacının altında bekledim gerçeği... Kırmızı bir kalem çıkardım; gerçeğin üstünü, ağacın altını çizdim...Başkasının yansısından ibâret varlığımı beklerken gece olmuştu, dünyanın derdi bu kadar koyuyken, insanlar aydınlığa açken, karanlık çoktan odalara çökmüştü... 
Sitenin arkasındaki köpek durmadan havlıyor... köpek site dışında... içine kapatılmış yüksek güvenlikli site içinde biz... gerçek ne ? ''gerçek''  soğuk bir ölçü birimi... Gece de buz gibi soğuk ve şiddetli rüzgar kol geziyor pencere aralarında... bu yıl çok soğuk geçti. Aşk olsa, bu soğuk havalar kendini haklı çıkaracak... bunca soğuk nereden gelip çökmüştü Çukurova'ya... Trenlerle dolaşarak Toroslardan aşağı mı bırakmıştı kendini..?  Yazın kavurucu sıcağın bunaltısı kışın ciğerlere işleyen soğuk hava bu yılı çekilmez kıldı... Sokaklarda, kırmızı ışıklarda, sahillerde elini açmış mendil satan; su , kahve satan, çiçek satan  yerli halk yerini çoktan  mültecilere bırakmıştı... Geçtiğimiz yaz, yeni misafirlerimize terkedilen sahiller artıkça yerli halk homurtusu sıcağının bunaltısıyla daha da artırmıştı... Hazin yalnızlığımızı görmezden gelip, ortak bir hikayede gömüyorduk birbirimizi... Bâzen de vicdanın sınırları test ettiriliyordu bize... Neyse...  kışın gelişiyle elini ayağını sokaktan çeken insanlar homurtusunu biraz olsun korunaklı sitelerinde dindirdi... dinen homurtularla biraz olsun evcilleştik... Dilbazlığımız bir yana evrensel bir acıyı kucaklıyor gibi yapabiliyorduk artık... İnceliğe, anlayışa yer kalmayan ülkemde kirli havaya, kesilmiş ağaca, yol olmuş ormana, ithal samana bu kadar homurdanmamıştık... aynı hikayede Yüreğimize uzak denize paralel yaşıyorduk...

     Uyuyunca geçmeyen düşünceler var... Uyanıkken de geçmeyen düşler var... Çerçöp içindeyim; Baba yüzü düşse rüyama iflah olmam... kıvranıyorum yine yatakta... fotoğraf düşüyor zihnime... 'demokratikleşen fotoğraf' .... “Olur mu demokratik fotoğraf?”, düştü aklıma gece gece... Akıllı telefonlarla birlikte fotoğrafa yakınlaşan insan,  tek eldeki iktidarı kırarak fotoğrafı demokratikleştirdi mi? Bu durum bir çok fotoğrafçının hoşuna gitmese de, ortada dolaşan gerçekten kaçılmıyor. Fotoğraf herkesin elinde herkesin yeni estetiğiyle, yeni harmonilerle  vücut buluyor. Artık fotoğraf yalnızca faklılıkları, muhalifleri, azınlıkları, haksızlıkları ortaya koymuyor; aynı zamanda bir ifade aracı olan fotoğraf içine sıradanlığı, duyguları, bireyseliği ve yalnız bırakılmış üşümüş tüm kelimeleri alıyor... farklılığın yanında aynılığı da tamamlıyor... Ben bundan şikayetçi değilim çünkü zihinler değişiyor, fotoğraf değişiyor... Fotoğraf kabuğundaki katı porseleni kırıyor... Güneşin seyrinde tutkuyla buluşuyor... Çoklaşan fotoğraf yeni çoklaşan  estetik anlayışıyla yeni görsel üretime dönüşüyor... Bana kalırsa, fotoğraf yeni potonsiyel arayışına çoktan girmiş görünüyor... 

     Gece yarısını çoktan geçti,  fotoğraf uzağı getirdi içime... Yakınlık mesafe kısaltmıyor... içimde bir uzak özlemi... valizini toplayan kadın tümleniyor zihnimde, uzun kirpiklerde tuzlu su düştü düşecek yastığa... Uzaklık biçiyorum yollara... Uzak meşe yaprağındaki kıvrım...  Uzak; bir sevgili, bir ülke...  bir Deniz... yoksa Uzak; kalbin odacığı mıydı?  Gittikçe derinleşen bir coğrafya da koridorlara açılan onca odada, uzak bir adamın evinde, asırlarca uzağında mı uzak?..  Sonunu bilmediğim uzaklar... giden gittiği yere alışan uzak... Tümlediğim uzaklık artıkça odadaki sesizlikte artıyor... Uzağın hazzını yaralayacak kadar haşin sesizlik... Pencereden sızan rüzgar sesi dahi kesilmişti... Ciğerime dolan hava göğsüme çarpıp sesizce geri çıkıyor... Gücünü sesizilkten alan bir çığlıktım artık... Odamın ışığını açmadan cep telefonumu açtım. İçimde çığlık, elimde tomurcuk sardunyayla yazmaya başladım... Gerçeğin üstünü, ağacın altını çizdim... Üşümüş tüm kelimeleri kağıt yanığıyla ıssıttım... Somurtuk harflerde zorla görünmeye çalışan yazarı fotoğralayıp zaman kaybetmeden öykülerle kucakladım..

Rana Öztürk

2 yorum:

  1. Ne güzellll.... Bir solukta okudum tebrik ederim elinize sağlık.Sevgiler...

    YanıtlaSil