23 Eylül 2018 Pazar

PİKSEL PİKSEL HİKÂYELER | "KUMSAL"

Rana Öztürk, yayıma hazırlayan : Ziya Şefik Atun, yayımlandığı tarih : 23 Eylül, 2018,  , FT.B. 254.
 
          Nemli bir Eylül akşamıydı... Güneş batarken yine kumsalda ateş yakmıştı. Birazdan gece katılaşacak, sesizlik denizin sesine karışıp sonsuz bir duvar olacak, evren küçülüp içimize sığacaktı. Ateşin duygulu kıvılcımı arzulu titreyişiyle herşeyi susturmuştu... Evren, yalnızca  ateşe eşlik ediyor ve uzun sürecek sönüş için bekliyordu... Ateş havayla dansını sürdürürken Yaşar'ın yanına iliştim... Saçları darmadağın, omuzuna attığı hırkayı çekiştiriyor, votkalı birasını içip suskunca denize bakıyordu. Denizle arasında  diğer insanlardan farklı bir bağ olduğunu düşünüp duruyordum.  Denizin pürüsüz yüzü, ıssızlığı, sabırla bekleyen ahlakı, yeniden doğan yeniden kusan... belki  kumun denizdeki bağlamı gibi ya da denize baktığında okuyordu insanın soyağacını...bilemiyorum. Bu bağın güzeliğini, çoğu zaman,  denize bakarken derin dalışlarında  görüyordum... Birileri "deniz güzeldir" dediği için denizi güzel bulmuyordu. Her şeyin, kendi iç dünyamızda, kendine özgü bir anlamı vardı. Ve o kendi anlamını  dünyayla ilişkisindeki  bilince dönüştürüyordu. Okuduğu kitaplar, tartışmalarımız farkındalığını arttırıyordu; ama o farkındalığını bir bilince dönüştürürken dünyayla kurduğu özel anlamıyla sağlıyordu bunu. Hayal gücünü evcilleştirmeyi doğal olarak  reddediyor ancak herkes gibi oda kendine  ruhsallık biçmek mecrubiyetindeydi. Ondan ziyadesiyle etkilenmiştim... Kendine biçtiği ruh bana dokunuyordu. Dokunulmak güzeldi, görünür kılıyor insanı... İç görüm gelişiyordu. Artık her fotoğrafta da,  bir kitap sahnesindeki gibi, sokağı, ağacı, çocuğu, kediyi ya da karakteri görmek istiyordum.  Yalın ama yavan olmayan, dingin ama beraber, alışagelmiş ama derinden hissedilen... Fotoğrafta bulduklarımın    kendi içime yönelik gözlemlerim olduğunu ve iç görümün  yanılsamadan ibaret olduğunun farkındaydım... Çünkü ben de fotoğraftaki kişiler de roman karakteri değildi; canlıydık, gerçekliğimiz afili bir öykü sunmuyordu. Kalabalığın içinde yutulmuş, görmezden gelinen bir yalnızlığın içinde silikleşmeye mahkumduk.  Buradaki yalnızlık kalıpsaldı ve kendi başına değildi. Herkesi mecbur etttiği gibi her kişiye ruhsal bir yapısallık biçiyordu. Biçimleri çağrışımlarıyla tanımanın körleştirici etkisi... Fotoğraftaki gibi, mükemmele ulaşma çabası insanın varlığıyla öyle derin bir çelişki sunuyordu ki... Sıradanlığımızı mükemmel ışığın altında mükemmel öykülerle bezeme yalanı... İdeal insan olamayacağı gibi ideal fotoğraf olamayacağı gerçeğiyle yüzleşemeyenlerin yalanı... "İdeal fotoğraf" yalanı günümüzde daha geniş kitllere ulaşabilsin diye  tutucu fotoğrafçılar birbirlerinin kesik solumalarını dinleyerek, kalın vızıltılarını dayatarak daracık zihinlere  dergi, sosyal medya, yarışma, dernek gibi yollarla bu yalanı ağızlarından döküveriyordu... Aynı dünyada aynılığı paylaşmanın yıldıran yanı, iç içe geçen birinin diğerin aynısı olan  matruşka fotoğraflar... Gerçekliğimiz bir çekirdek içine gömülü ve usta ellerce kurmaca ediliyordu...
 
          Bunlar aklımı kurcalarken dakikaların saatlere derinleştiği bir zaman dilimindeydim. ''Zamanlama, Varlığımızın ilk dayanağı'' diyor yazar okuduğum bir romanda... Gece karanlığını iyice bastırmıştı. Yaşar, arada ateşe odun atıyor sesizce bekleşiyorduk... Sesizce birleşiyorduk... Medcezir kumda yengeç ölülerini bırakmış, uzakta bulutlar sorgucu edasıyla yer değiştirmişti. Yamacımızdaki kayık deniz kenarında bırakılmanın hüznüyle  kendine özgü, derin iç görüsüyle çalkalanmaya başlamıştı... Bağlı olduğu için denizin her medcezirinde canı yanıyor gibiydi. Çoğu zaman benim de içgörüm, algı biçimim, yorumlayışım gelişirken tutunduğum toprakta canımın yandığını hissediyordum. Ürküntüyü ve hayal kırıklığını daha abartılı yaşar olmuştum... Hiçbir şey çocukluğumdaki gibi değildi. Dik bir yokuşun yamacında olan okulumun bahçesinde  her pazartesi ve cuma günleri and içip marşlar okurduk kara önlüklerimizle... Çantası olan şanslılardansak, çantamızı özenle kenara bırakıp bahçede anne-babamız olmadan koşturmanın keyfine varırdık...  Daha annemiz ve babamız ebeveyn olmamıştı neyse ki! Öğretmenlerimiz de yaptığımız yaramızlıkları watsap olmadığından anında  anne-bababamıza iletemiyordu...  Böylece aylar geçiyor, veli toplantısı gelip çatana kadar da yaramazlıklarımız unutulmuş oluyordu. O kara önlüklerde şimdikinden çok daha özgürdük... En çok da  dantelli yakalarımızı severdim... Büyüdükçe gülünç şaşırmalar yaşıyor insan... Zamanla renkli önlüklerimiz oldu... Önlükler renklendikçe, renklerin aksine,  ülkem solgun insan yüzleriyle bezendi... Soğumaya yüz tutan kalpler çoğaldı. Okul bahçelerindeki teneffüs zilleri, soluk soluğa ürettiğimiz neşe çığlıklarını popüler melodiye bıraktı...  Sonradan doğan tüm  çocuklar nemden, rüzgardan, kem gözlerden, kedilerden, insandan, arkadaştan, otlardan, tezeklerden, akdikenlerden yıllarca uzak tutuldu... kırık cam parçalarından, yaldızlı ambalajlardan ve deniz kabuklarından... Hiçbiri usul usul deniz kabuğundan kutular, kumdan defterler yapmadı...  Çamurlu toprağa  sek sek çizmedi... Kalbini yastık yapmadı... Çoğalan hayatı  peçeteye sarıp yanındakiyle paylaşmadı...  

          Yaşar uzun bir sesizlikten sonra  benim düşündüklerimi hissetmiş gibi hep yanında taşıdığı sırt çantasından  çıkardığı kağıt peçeteye sarılmış  cezeryeyi  çıkardı. Bana uzattı... "Kan şekerin düşmesin! Bu gün çok enerji harcamışsındır!" dedi, gülümsedim yüzüne bakarak... ''Hayır , sonra sinirlenip bana sarıyorsun'' diye devam etti gülümseyerek... Elinden aldığım cezeryeleri ağzıma atarken başım omzuna çoktan eğilmişti...

Rana ÖZTÜRK

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder