Rana Öztürk, yayıma hazırlayan : Ziya Şefik Atun, 15 Temmuz 2018, FT.B. : 192.
Yatak ortadan çöktü artık, sağlam değil hiçbir şey... orta çoktan çöktü, ortada yatak... memleketim ortada... ve hâlâ yataktan çıkamamak için direniyorum, direniyoruz... Karanlığa mı uyanıyoruz her gün?... İç içe geçen matruşkaların yalnızlığında ortak bir hikayenin sessiz iç çekişlerine mi gömülüyorduk?... Göğsüm çok ağrıyor, göğsüm bana ne anlatıyor bilemiyorum... Soğumaya yüz tutmuş tüm duygular erdemler kalbimden utanarak mı geçiyordu?... Memlekette kaç kişi artık utanıyordu?
Kaç kişi ağladığında
gerçekten neden ağladığını biliyordu?... Bütün dünya
bizi terk edeli ne kadar oldu...? Boyun
kemiğimize bağlanmış
umutsuzluğumuz her seferinde
nerede yenileniyordu...? Genç yaşta
eğrilmiş omurgamızı dik tutmayı bırakalı epey olmuştu... Hâlâ yataktayım kalkamıyorum... Bu sabah da her sabah gibi memleketimin
katillerine yenildim... Saate bakıyorum; lânet olsun! Geç kaldım!... Yataktan kalkıp hızlıca duşumu alıp kahvaltı
etmeden dışarı çıkıyorum... Neyini yitirdiğini
bilmeyen insanlarla güne
başlıyorum...
Yaz sıcağında
İnsanlar zehirli bir tuz kokusuyla
geziyor, tenlerine yapışan
zehirli tuz azar azar çoğalıp tüm memleketi sarıyordu... Yüzlere
bakıyorum... Tüm ifâdeler memnuniyetsiz
dudak kıvrımıyla örtülmüştü... Kulaklığımı takıyorum... Yetişmek
için, yolda park aralarından,
bu şehrin bitmek bilmeyen meydan ve kaldırım inşaatlarının içinden üstünden
yanından geçiyorum... Küfür ede ede,
kaçıncı ayakkabımı hebâ etti bu belediye... Spor yaptığımız alanları bile bok etti... Sakinleşmeye
çalışıyorum kulağımdaki
müzikle... Kedilerin yanından geçiyorum. Kuyruklarıyla S
çizerek dostluk işareti
veriyor, bazısı topal, yara bere içindeki
gövdeleri insan ve köpek çetelerine karşı cırtaklı bir mücadele yürüttüklerini resmen bağırıyordu... Şu
belediye çukurlarının etrafından her dolandığımda Orhan Veli’nin hazin,
trajikomik ölümü gözümün önüne geliyor... Trajikomik ölümler ülkesi... Ağaçlı yoldayım, koşar adım ölümleri düşünüyorum... ... Tren kazası
sonrası bir babanın feryadı kulaklarımda, ''cehâlet, mâdem, trenleriyle
saldırıyor, bundan sonrası nefs-i müdafaadır... '' etliye sütlüye dokunmaz bir şekilde otursanız da cehâlet bir şekilde gelip sizi buluyordu bu
memlekette... kırmızı ışıkta
geçen arabalar, yayalar, işini doğru
yapmayanlar, “at bunu gitsin!” diyen tamirciler, fotoğraf çekmeyi
bilmeyen adminler, bir yazıyı bile sonuna kadar
okumaktan aciz memleket kurtarıcıları, ambalajın üstündeki son kullanma tarihlerini
silen market patronları; tacizci kalabalıkta bile gelir size çarpar, sürter... cehâlat
size sapıklarıyla, dalaverecileriyle, kazalarıyla, belediye çukurlarıyla,
havasız bırakılmış şehirleriyle, binalarıyla,
otobüsleriyle, sosyal medyasıyla, tamiri geçiştirilmiş ev aletleriyle, sağa sola saçılmış çöpleriyle,
gürültüsüyle, kırılmış
sokak lambalarıyla, delinmiş
yollarıyla, karmaşasıyla uysal ruhunuza, bedeninize
saldırır...
Telefonda arkadaşımı arıyorum, yolda olduğumu ama yine de gecikeceğimi söylüyorum...
Adımlarımı hızlandırıyorum... Maviliğe
ulaşıyorum...
İçimde
birikmiş tüm
heceleri, refleksleri, şehrin
tuzunu ezberlediğim
denize karıştırıyorum... Taş döşeli
yolları kırmızı toprakları, asfaltın sıcağını geride bırakıyorum... Suyla yoğurulan
rüzgarı hissetmenin zamansızlığı yüzümde...
Sevebilme yetisini çoktan kaybetmiş insanlardan uzaklaşıyorum
denize vardıkça... Denize vardıkça çoğalıyorum...
Çoğaldıkça, seçilmiş yalnızlığımla
yüzleşiyorum... umudun ana yurdu aşk bile ülkemde çoktan
onaylanmayla eşleşmiş,
ihtiyaç nesnesi haline gelmiş, egolu
havalı bir şey ...
... aklıma nereden geldiyse aşkın umudu
umudun ana yurdu... memleket umutsuz... sonuç seçilmiş
yalnızlık... Buluşacağımız yere yaklaşıyorum...
Yaklaştıkça ayaklarım geriliyor, kalabalık bir
fotoğraf gezisi hiç olmak istediğim bir şey
değil... Hhayatımın çekilmez anı ve buradayım... Soğuk
bir rüya gibi... Fotoğraf
üretmekten çok, hoş vakit geçirmenizi sağlamakla
yükümlüymüş
gibi davranan insanlar. Sizin yerinize ne yiyeceğinize
karar vermiş , sizin yerinize
(bir asırdır aynı) kompozisyonu kurmuş, fiyakalı, arşivde
olmazsa olmaz fotoğraf
teminatı veren rehberler... Model olmak için can atan kırmızı, beyaz, mor
elbiseli, renkli şemsiyeli,
sarı yağmurluklu, büyük şapkalı kadınlar...
Hele de zayıf ve atletik ise bol
zıplamalı, havada yakalamalı, danslı, kemanlı modeller... Bu gezileri,
şu popüler kişisel gelişim
kitaplarına benzetiyorum... sizi bir yere götürmeyen ama entelektüel olduğunuzu
göze sokmak için kütüphanenizde en görünen raflara yerleştirdikleriniz gibi... düşündükçe ayaklarım geriliyor, geriledikçe yeri süpürüyorum... Dünyada çekilmiş ve çekilecek olan en etkili fotoğrafı düşünüyorum, en büyük acıları en büyük fotoğrafçıları... Dünyadaki en büyük acı
nedir?... Bir anne ve babanın elinde
yavrusunun cesedinin olması mı? Ardanın babasını, Leylanın annesini düşünüyorum... Hangi fotoğraf avutur acımızı... Hangi fotoğraf durdurur bu cehâleti... Isparta’nın lavantaları mı? Salda gölünün kumu
mu? İran’ın aşurası, Küba’nın sokakları, Nepal’in
yüzü dövmeli kadınları? Belki de
Karadeniz’in Ayder'i ... . Arkadaşımı arıyorum, yetişebileceğim hâlde yetişemeyeceğimi
söylüyorum... Telefonu kapatıyorum... Tuzunu
ezberlediğim denize bakıyorum, martılar yok, yazın
hiç yoklar... Kanatları hatırlıyorum,
kendi kendime nefes alıyorum, kendi kendime kalıyorum... kumsaldaki taşlara
eğiliyor yüzüm,
denizin soyağacı ayak izlerini izliyorum...
Rana ÖZTÜRK

..
YanıtlaSilne kadar izlersek izleyelim, gördüğümüz hiçbir şey yüreğimizin hizasına gelmiyor.
çağın körlüğü..
Günlüğün yayımcısı ve bu yazıyı yayıma hazırlayan olarak,teşekkür ederim, pastel.
Sil